www.devo.com.tr adresinde öğretmenler gününe özel eğitim materyallerinde çeşitli indirimler vardır.

Merhaba Ziyaretçi

testkutusu

Yunan İlerleyişi ve Sevr

'8. Sınıf Ders Notları' forumunda Performans tarafından 24 Şubat 2007 tarihinde açılan konu

  1. Performans

    Performans Çalışkan Üye Üye

    Katılım:
    26 Ocak 2007
    Mesaj:
    1,561
    Alınan Beğeniler:
    11
    Ödül Puanları:
    38
    YUNAN İLERLEYİŞİ VE SEVR(*)
    B.M.M. açıldıktan sonra, iç ayaklanmalar doruk noktasına ulaşırken Haziran ayında Yunanlılar da batı cephesinde saldırıya geçtiler. Fransa Türkiye sorununun Paris Barış Konferansı'nda çözüme bağlanmasını ve kimsenin mandasına verilmemesini istiyordu. Lord Curzon 4 ocak 1920'de İngiliz kabinesine, her ne pahasına olursa olsun Türkiye'nin Avrupa'dan çıkarılmasını isteyen bir öneri sundu. İngiliz-Osmanlı Derneği'nin bazı üyeleri Lloyd George'a baş vurarak, 5 Ocak 1918 tarihli konuşmasını hatırlatarak, İstanbul'un Türklerde kalmasını desteklemesini istediler. İngiliz kabinesi Curzon'un önerisini reddetti. Harbiye Bakanlığı'nın hazırladığı bir planı kabul etti. Buna göre; Trakya'da sınır Midye Enez'den geçiyordu. İzmir'e Rum Vali, Edirne'ye de Türk vali atanıyor, Erzurum ve Bayburt dışında, Doğu Anadolu'da Ermenistan kuruluyor, Trabzon'un doğusu Gürcistan'a bırakılıyordu. Bununla ilgili söylentilerin duyulması üzerine Konya, Trabzon, İstanbul, Edirne, Kastamonu ve çeşitli yerlerde İtilaf Devletleri aleyhinde mitingler yapıldı. Türkiye sorunu 12 Şubat ]920'de, bu ortam içinde "İlk Londra Konferansı"na getirildi. Fransa ve İtalya İzmir'in Yunanlılar tarafından derhal boşaltılmasını istiyorlardı. İngiltere ise bu görüşü kabul etmedi. Hatta Türklerin Avrupa'dan çıkarılması, kendi kabinesinde reddedilmiş olmasına rağmen Lloyd George tarafından hararetle ileri sürüldü. Fakat tartışmalar sonunda 14 Şubat 1920 tarihli "İstanbul'un Türklerde kalması" kararına İngiltere de katıldı. Bu karar İstanbul'da bulunan İngiliz Yüksek Komiseri Amiral de Robeck aracılığı ile Osmanlı Dışişleri Bakanlığı'na bildirildi. İngiltere bu kararı alırken sömürgelerindeki (Hindistan) Müslümanların tepkilerini yumuşatmayı amaçlamıştı.
    İngiltere, Türklerin vatanının yarısından çoğu elinden alıp, Yunanistan'a, Ermenistan'a v.s. dağıtırken, İstanbul'u Türklere vermekle büyük bir lütufta bulunduğu görüşündeydi. İslam Halifesinin yaşadığı "İslam'ın Payitahtı" Türklerde kalmakla, dünya Müslümanlarını daha kolay yönetebileceğine inanıyordu.
    İngiltere böyle bir tutum içindeyken Meclis-i Mebusan İstanbul,da toplandı ve "Misak-ı Milli" kararlarını ilan etti. Aynı tarihlerde Fransızlar Maraş'ta yenildiler ve Ermeni temsilcisi Maraş'ta 16.000 Ermeni'nin öldürüldüğünü ileri sürdü.Lloyd George, Anadolu'da bulunan Yunan, İngiliz, Fransız, İtalyan kuvvetlerinin (160.000 kişi) M. Kemal kuvvetlerini yeneceğini ileri sürdü. Fakat Fransa ve İtalya red ettiler. Bu durumda İngiltere İstanbul'u resmen işgal etti ve Türklere bırakılmayacağını gösterdi ve Meclis'i dağıttırdı. Bu davranışı Ulusal Mücadele azmini daha da kamçıladı, Ankara'da B.M.M toplandı ve Anadolu'daki bütün İngiliz askerleri milliyetçiler tarafından tutuklanarak rehin alındı.
    Londra Konferansı 10 Nisan 1920'de dağılırken, sonraki toplantının San Remo'da yapılmasına karar verildi. İngiliz, Fransız, İtalyan devlet adamları 18-26 Nisan'da San Remo'da bir araya gelip, Avrupa sorunları arasında Osmanlı İmparatorluğu konusunu görüştüler. İtilaf Devletleri, Türkleri dinlemeden, kendilerine yapılan başvuruyu dikkate almadan kararlar aldılar. Anadolu'da yeni bir devletin kurulduğunu bütün dünyaya bildiren 30 Nisan 1920 tarihli B.M.M. notasını da dikkate almayan İngiltere İzmir'in Yunanlılarda kalmasında kararlıydı. İtalya ve Fransa tepki gösterdiyse de Türkiye'yi parçalamayı amaçlayan istekler ağırlık kazandı. Türkiye'yi parçalayan (Sevr'in özü olan kararlar) bu kararları, Türklere kabul ettirmek için 27 tümene ihtiyaç olduğunu belirten Fansız Mareşal Foch'un bu uyarısı dikkate alınmadı. Osmanlı delegeleri San Remo'ya çağrıldı. Mayıs başında bu kararlar kendilerine tebliğ edildi. Bu projeye göre Irak ve Filistin'de İngiliz, Suriye'de Fransız mandası kuruluyor, Güney ve Güneydoğu Anadolu İtalyan ve Fransız nüfus bölgesine veriliyor, İngiliz himayesinde bir Kürdistan ve Doğu Anadolu'da (Vilayet-ı Sitte) bir Ermenistan kuruluyordu. İzmir, Batı Trakya ve Doğu Trakya'nın önemli bir kısmı Yunanistan'a veriliyor, Boğazlar uluslararası bir komisyona bırakılıyordu.
    Bu karar Trakya'da duyulunca büyük heyecan yarattı ve toprakların Savunulması için silahlı direniş kararları alındı. B.M.M.'nin toplandığı bir sırada Trakyalı Türklerin bu kararı çok olumlu etki yarattı. Trakya'nın Yunanistan'a verileceğini duyan Bulgaristan, Barış Konferansı'na başvurarak Doğu Trakya'nın kendisine verilmesi gerektiğini ileri sürdü. Trakya Paşaeli Derneği sıkı önlemler alırken, Birinci Kolordu seferberlik ilan edip Doğu Trakya'yı savunmaya karar verdi. Yunanlılara karşı direnmeye başladı ve 19 Temmuz 1920'de Sadrazam Damat Ferit Paşa'ya durum bildirildi. Sadrazam 20 Temmuz'da verdiği yanıtta, boş yere kan dökülmemesi için savunmadan vazgeçilmesini istedi. Kolordu bundan sonra ciddi bir direniş gösteremedi. Üstün durumda bulunan Yunan ordusu 27 Temmuz'a kadar bütün Trakya'yı ele geçirdi. 700 subay, 4.000 er ve 10.000 göçmen Bulgaristan'a sığındı. Bulgarlar kendilerini çok iyi karşıladılar.
    YUNAN GENEL SALDIRISI (22 Haziran 1920)
    San Remo'da alınan kararların Osmanlı Devleti'ne tebliği yapıldığı sırada Venizelos da İtilaf Devletleri'ne başvurarak Yunan işgali bölgesinin genişletilmesine izin verilmesini istiyordu. 3 Kasım 1919'da Milne hattında duran Yunan ordusunun Anadolu'da yeniden ilerlemesini isteyen Venizelos, böylece Batı Anadolu'da Yunanistan'a daha geniş topraklar kazandıracak ve Ulusal Kuvvetleri yenerek, İtilaf Devletleri'nin aldığı barış kararını kabule razı edecekti. M. Kemal Paşa kuvvetlerinin dağıtılması, "Barışın zorla sağlanması için" izin istiyordu. Oysa İngiliz Harbiye Nezareti, Yunanlılar'ın bu işi başaramayacağını belirtmesi Fransızların ve İtalyanların Yunanlılara karşı olmalarına rağmen 20 Haziran'da Yunan ilerleyişi için izin almayı başardı. Venizelos'a bu izni vermeyi sağlayan İngiltere, bunun sebebi olarak, Kuva-yı Milliye'nin İzmit'e saldırısını gösteriyordu. Damat Ferit bu kararı protesto ettiyse de dikkate alınmadı.
    Yunanlılar 22 Haziran'da 6 Tümenlik bir kuvvetle çeşitli yerlerden saldırıya geçtiler. Salihli, Akhisar, Alaşehir'i 25 Haziran'a kadar ele geçirdiler. 30 Haziran'da Balıkesir'i 3 Temmuz'da Nazilli'yi işgal ettiler. İngilizler de Yunanlıların işini kolaylaştırmak için Karamürsel'i işgal ettiler ve 6 Temmuz'da Mudanya'ya asker çıkarttılar. Karşılarında savaşacak yeterli düzenli askeri kuvvet yoktu. Mevcut askeri birlikler ve milisler ise dağılıyorlardı. Bu durumda umutlar Çerkez Ethem'e bağlandı. 3 Temmuz'da, cepheye gitmesi için haber gönderildi. M. Kemal Paşa 7 Temmuz'da Bursa'nın boşaltılmasını kabul etmek zorunda kaldı. 8 Temmuz'da da Bursa Yunan ordusu tarafından işgal edildi. Ali Fuat Paşa Batı Cephesi Komutanlığı'na getirildi. M. Kemal Paşa Eskişehir'e ve oradan daha ileri giderek bozulan kuvvetlerin yeniden düzene sokulmasını sağladı. Yunanlılar Milne hattında durdukları zaman 14.000 km2'lik bu toprağı ele geçirmişlerdi. Şimdi ise 5.000 km2 sahip olduklarını ilan ettiler. Yunanlıların bu kadar kolay başarılı olmalarının sebebi, Türk ordularının Birinci Dünya Savaşı'ndan yeni çıkmış olması sebebiyle, yeniden kurulamaması ve cephelerde henüz disiplin ve dayanışmanın sağlanamaması, Padişah ve Hükümet'in etkisi ile Anadolu'da yer yer ayaklanmalar çıkması sebebiyle ulusal birliğin yeterince gerçekleşmemesi idi.
    Yunan işgalinin genişlemesi üzerine Bilecik, Bozüyük, Eskişehir'den içeriye göçler oldu. B.M.M.'nde de sert tepkilere yol açtı. Hamit Bey ve arkadaşlarının önerisi üzerine Meclis kürsüsü siyah örtü ile örtüldü. 12 Temmuz'da bazı milletvekilleri, komutanların görevlerini yapmadıkları için yenilgi alındığını ileri sürüp Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı'nı sorumlu tuttular. Meclis'teki bu sert havayı M. Kemal Paşa'nın konuşması yatıştırdı. Konuşmasında, hiç kimsenin sorumlu olmadığını, ordunun henüz kurulmadığını Yunan ordusunun 6-7 kat üstün kuvvetle saldırdığını, fakat her şeyin bitmediğini belirtti. Yunan saldırısının bu başarısı Meclis'te sert tepkilere sebep olurken, M. Kemal'in aleyhine propagandaların çıkmasına yol açtı. İtilaf Devletleri de bu ortamdan yararlanarak İstanbul Hükümeti'ne Sevr Anlaşması'nı imzalattılar.
    DENİZLİ OLAYI
    Yunan saldırısı genişlerken Denizli'de üzücü ve Meclis'i heyecanlandıran bir olay çıktı. Yunan ilerleyişinden telaşlanan Denizli halkı şehri terk etmeye başlamıştı. Fakat Müftü Hulusi Efendi halkı yatıştırmayı başardı ve 115 kişilik "Milli İntikam Bölüğü" adında bir gönüllü birliği bile kuruldu. Fakat Yunanlıların Sarayköy'e geldiği duyulunca korku tekrar arttı. Göç etmek isteyenlere Müftü ve "Heyet-i Milliye"den bazılarının da katılması halkı endişeye düşürdü. Denizli Rumları da Yunanlıları karşılamak için hazırlıklara başladılar. Müftü Demirci Mehmet Efe ile telgrafla görüşüp Denizli'de bulunan Rum erkeklerinin iç kısımlara göç ettirilmesini istedi. Buna karşı çıkanlar da oldu. Bunun üzerine Demirci Mehmet Efe, Sökeli Ali Efe'yi kırk adamıyla Denizli'ye gönderip, Rum erkeklerini toplamasını istedi. Ali Efe Rum erkeklerini toplamaya başlayınca, karşı olanlar, bu işin Yunanlıları kızdıracağını ve intikam alacaklarını belirterek vazgeçmesini istediler. Ali Efe bu uyanlara önem vermedi ve Rum erkeklerini Eğridir'e gönderdi. Ancak bu sırada zeybeklerin Rum ve İslam mahallelerinde yağma ve tecavüz yaptıklarını ileri sürerek, Demirci Efe'ye başvurdular. Demirci Efe olayı incelemek için Ali Efe'yi çağırdı. Fakat bu sırada halk Ali Efe ve zeybeklerini öldürdü. Bunun üzerine Denizli'ye gelen Demirci Mehmet Efe, Askerlik Şube Başkanı Tevfik Bey ile 60 kişiyi öldürdü, şehri yağmaladı, şehri yakmaktan son anda vazgeçirildi ve yeminini yerine getirmek için mezarlığı yaktı. Bu durum Meclis'te büyük tepki ve üzüntü yarattı. Yarbay Nazım Bey 29 Temmuz'da Denizli'ye gitti ve Demirci Mehmet Efe'nin üstünlüğüne son verdi.
    SEVR (10 Ağustos 1920)
    Ocak 1919'da çalışmalarına başlayan Paris Barış Konferansı, Türkiye konusunda, galipler arasındaki çıkar çatışmaları yüzünden sonuca ulaşmıyordu. Avrupa sorunları çözülmüş olmasına rağmen Türkiye konusu çözülemedi. Gizli antlaşmalar çerçevesinde Türkiye'yi paylaşma konusunda yapılan tartışmalar ve İtalya'nın İngiltere, A.B.D. ve Fransa'ya karşı çıkması gerginliği arttırmıştı. Batı Anadolu'ya Yunan askeri çıkınca Türk Ulusu silahlı mücadeleye başlamıştı. Fakat bu olay İngilizlerin tutumunu değiştirmedi. Türkiye'nin Birinci Dünya Savaşı'na Almanya yanında katılması, savaşı iki yıl uzatmıştı. İngilizler Türk cephelerinde 1,5 milyon insan kullanmışlardı. Milyonlarca İngiliz Lirası zarara uğramışlardı. Fransızların da kayıpları İngilizlerinki kadardı. Türklere bunun cezasını fazlasıyla ödetmek eğiliminde olan İngiltere, bir yandan, bu öfke ve diğer yandan zaferi kazanmanın ve Orta Doğu politikasına tek başına egemen olabilmenin verdiği sarhoşlukla ve ön yargılarının etkisiyle Türkiye sorununu çözmek istiyordu.
    Anadolu'da başlayan Ulusal Mücadele İngiliz politikasını değiştirmedi. Padişah elde olduktan sonra istediklerini kolay kabul ettirebileceğini sanıyordu. Politikasını da bu biçimde programlamıştı. Fransa ve İtalya'nın karşı çıkmalarına rağmen programını değiştirmedi. Ermenistan kurulması, İngiliz güdümünde bir Kürdistan ve Trakya ile Batı Anadolu'nun Yunanistan'a verilmesinde ısrarlı olan İngiltere, İtalya ve Fransa'yı da Güney Anadolu topraklarıyla tatmin etmek istiyordu.
    Avrupa basını Türkiye barışı konusunda, özellikle M. Kemal'in başlattığı savaşı eleştiriyor ve onu asi birisi olarak gösteriyordu. Sonunda mutlaka yenileceği ve teslim olacağı kanısı üstündü. Ayrıca Barış Konferansı'na sunulan, Yunan, Ermeni ve Kürt istekleri, asılsız iddialara dayanmasına rağmen basında destek görüyorlardı. M. Kemal Paşa Türk Ulusu'nun sesini şu sözleriyle dünyaya duyuruyordu: "Gittiğimiz yol iman yoludur, Biz on milyonluk küçük ve yorgun bir milletiz. Düşmanlarımız ise pek çoktur ve pek güçlüdür. Gerçi matematiksel düşünülecek olunursa yenmemiz zordur. Fakat bizde olan şey onlarda yoktur. Bizde iman(inanç) kuvveti vardır. Zaten bu mücadele bir iman işidir. Biz düşmanlarımızın kuvvetine rağmen başarılı olacağız." "...Bizim programımızda başka bir ulusun haklarına saldırı yoktur. Biz hakkımızı ve namusumuzu savunuyoruz ve savunacağız ve mutlaka başarılı olacağız."
    Paris'te süren görüşmelere 17 Haziran 1920'de katılan Damat Ferit hazırladıkları metni Barış Konferansı'na verdi. Konferansta yaptığı konuşmada, Türkiye'nin Birinci Dünya Savaşı'na girmekle suç işlediğini, bu suçun İttihatçılara ait olduğunu ileri sürüp, Ermenistan kurulmasını görüşmeye hazır olduklarını, fakat Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasını kabul edemeyeceklerini, Arap eyaletlerine muhtariyet verilebileceğini bildirdi. Bu konuşması Konferans Başkanı Clemenceau'yu kızdırdı ve sert davranmasına sebep oldu. Fakat İtilaf Devletleri, 22 Haziran'da Yunan ordusunun elde ettiği başarı sebebiyle, Osmanlı Devleti'nin isteklerini reddetti. Damat Ferit'e verilen yanıtta, Türklerin yüzünden çok büyük kayıplara uğradıklarını, hazırladıkları metnin üzerinde hiçbir değişiklik yapmayacaklarını belirttiler. Barışı imzalamak veya red etmek için Osmanlı delegelerine 27 Temmuz'a kadar süre tanındı. Barış Konferansının kararlarının kesinlikle kabul edilmesini isteyen bu ültimatom karşısında T.B.M.M 18 Temmuz'da gizli bir toplantıda Misak-ı Milli sınırları içindeki vatan ve ulusu kurtarmak için and içti. Oysa Osmanlı Hükümeti 20 Temmuz'da, antlaşmanın imza edilmesini tavsiye etti. Padişah 22 Temmuz'da "Saltanat Şurası"nı toplayarak, kendisinin başkanlık ettiği toplantıda, antlaşmanın ret edilmesi halinde İtilaf Devletleri'nin yönetime el koyacağı, Anadolu'da savaşın büyüyeceği ve yedi yüz yıllık Osmanlı Devleti'nin yok olacağı endişesiyle Padişah'ın isteği üzerine A'yandan Topçu Feriki Rıza Paşa dışında, bütün heyet antlaşmanın imzalanmasını kabul etti. Rıza Tevfik ve Hadi Paşa antlaşmayı imzalamak üzere bir Fransız savaş gemisi ile Paris'e gönderildiler. Osmanlı delegeleri, hükümlerin yumuşatılması için Fransa'dan bir kez daha ricada bulundularsa da etkili olmadı. Antlaşma Paris'in Sevr (Se'vres) denen yerinde 10 Ağustos 1920 salı günü saat 16:00'da Hadi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşat Halis Beyler tarafından imza edildi.
    SEVR ANTLAŞMASI'NIN HÜKÜMLERİ
    1- Osmanlı Devleti İstanbul ve çevresi ile Anadolu'da küçük bir toprak parçasından ibaret olacak, fakat Osmanlılar, antlaşma hükümlerine saygı göstermezlerse ve uymazlarsa, İstanbul da ellerinden alınacak. Osmanlı sınırları Trakya'da Midye'nin çok daha doğusundan başlayarak Büyük Çekmece Gölü'ne inecek, bu hattın batısında kalan Trakya Yunanistan'a verilecekti. Güney sınırı ise, İskenderun Körfezi ile Antalya Körfezi arasında bulunan Karataş Burnu'ndan başlamak suretiyle Antep, Urfa ve Mardin'i dışta bırakarak Irak sınırına varacak.
    2- Boğazlar savaş zamanında bile bütün devletlerin gemilerine açık bulundurulacak ve özel bir bayrağı ve bütçesi olan bir Avrupa komisyonu tarafından kontrol edilecek.
    3- İngiliz, Fransız, İtalyan ve Japonlardan kurulacak bir komisyonun adli kapitülasyonların yerine geçmek üzere, koyacağı bir usulü Osmanlılar kabul edecekler. Kapitülasyonlardan bütün müttefik uyrukları yararlanacak.
    4- İngiliz, Fransız, İtalyan ve Osmanlılardan kurulacak bir komisyon Türkiye'nin servetini düzenleyecek, bütçe üzerinde son sözü söyleyecek, Türk parasının cins ve miktarını belirleyecek ve bu komisyonun onayı olmadıkça Osmanlı Devleti iç ve dış borç alamayacak. Yıllık gelir bu komisyon tarafından, komisyonun ve işgal kuvvetlerinin masrafları, savaş sırasında zarar görmüş olan Müttefik uyruklarının zararları için ayrıldıktan sonra geri kalan Osmanlılar için harcanacak. Osmanlı üyeleri bu komisyonda yalnızca danışman olarak bulunacak.
    5- Azınlıklar her derecede okul açabilecekler.
    6- Türkiye'nin askeri kuvveti, 10.000'i jandarma olmak üzere 50.000 olacak ve top bulunmayacak. Subayların % 15'ini Müttefik veya tarafsız devletler subayları oluşturacak, zorunlu askerlik hizmeti olmayacak.
    7- Osmanlı donanması sınırlı olacak, askeri uçak bulunmayacak. Türk silahlı kuvvetleri Müttefik komisyonlarının kontrolünde olacak.
    8- Antlaşmanın uygulanmaya başlamasından bir süre sonra Kürtler, Doğu Anadolu'da bağımsız bir kuruluş meydana getirmek isterlerse ve onların bu istekleri "Cemiyet-i Akvam" tarafından kabul edilip, Osmanlılara tavsiye edilirse Osmanlılar, bu tavsiyeyi yerine getireceklerdir.
    9- Van, Erzurum, Bitlis ve Trabzon İlleri'nin bulunduğu alanda bir Ermenistan Devleti kurulacak, sınırlarının tayini Amerika Birleşik Devletleri Başkanı'nın hakemliğine bırakılacak.
    10- Hicaz bağımsız bir devlet olacak, Osmanlılar Mısır üzerindeki bütün haklarından vazgeçecek, Suriye, Irak ve Filistin için alınan bütün kararları da kabul edecek.
    11- Oniki Ada, İtalyanlara, Akdeniz'deki öteki adalar da Yunanlılara bırakılacak.
    12- İzmir Türk egemenliğinde kalacak,fakat Osmanlı Devleti egemenlik haklarını Yunanistan'a bırakacak, İzmir kalelerinden birinde Türk bayrağı dalgalanacak. Ayrıca Suriye Fransa'ya ve Irak İngiltere'ye veriliyordu.
    Sevr ölü doğan bir antlaşma oldu. Türkiye'yi parçalayan ve Türk Ulusu'nun bağımsızlığını yok edip kölelik durumuna düşüren bu antlaşma T.B.M.M.'nin direnç ve inancını arttırdı. Bu antlaşmanın Anadolu'da Ulusal Mücadele iradesine kabul ettirilmesi ise olanaksızdı. İtilaf Devletleri işledikleri tarihi yanılgıyı bir sure sonra göreceklerdir. B.M.M. bu antlaşmayı hiç dikkate almadan Türk Ulusu'nun bağımsızlığını ve Misak-i Milli'yi silahının gücüyle kabul ettirmek için mücadelesine devam etti.
    Bu sırada Yunanlılar Gediz'i ve 21 Ağustos'ta da Uşak'ı işgal ettiler. Afyon ve Eskişehir'in kaybedileceği tehlikesinin ortaya çıkması üzerine Ankara'nın boşaltılıp, Sivas'a taşınması konusunda K. Karabekir ve Ali Fuat Paşalara düşünceleri soruldu. Her iki komutan da Ankara'nın boşaltılmasına karşı çıktılar. Ankara ve çevre illerde ulusal heyecanın artması Ankara'nın boşaltılması önerilerini ortadan kaldırdı.
    Fransız basını antlaşma konusunda iyi ve kötü olduğuna dair iki görüşü yansıtıyordu. Kamuoyu Türkiye konusuna önem vermeye başladı. Türklerin haklarının ve uluslar prensiplerinin çiğnendiği belirtiliyor ve Türkiye'nin cezalandırılması hoş görülmüyordu. Ayrıca bu antlaşmanın Fransa'nın çıkarlarına da uygun olmadığı görüşü de güç kazandı.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş