www.devo.com.tr adresinde öğretmenler gününe özel eğitim materyallerinde çeşitli indirimler vardır.

Merhaba Ziyaretçi

testkutusu

Uluslaşma Süreçleri Açısından Ermeni Sorunu

'Yazılı Dökümanlar' forumunda sosyalci tarafından 23 Mayıs 2007 tarihinde açılan konu

  1. sosyalci

    sosyalci Çalışkan Üye Üye

    Katılım:
    21 Ocak 2007
    Mesaj:
    470
    Alınan Beğeniler:
    4
    Ödül Puanları:
    18
    Uluslaşma Süreçleri Açısından Ermeni Sorunu

    Şener AKSU
    *Kocaeli Üniversitesi Öğretim Elemanı

    Sanayi Devrimi, bilindik toplumsal yapıları sökerken, ürettiği koşulların gereksinimleri, yeni bir toplumsal örgütlenme ve yönetim düzenlemesine yol açtı. Yaşama alanındaki türdeşliğe dayanan "ulus" kurgusu, endüstri ilişkilerinin yaşandığı her iklimde boy göstermeye, ardından da "ulus-devletler" örgütlenmeye başlandı. Endüstri ilişkilerinin yeşermediği coğrafyalar, bu alt üst oluştan bir başka şekilde etkilendi; tarihsel akışın doğal seyriyle değil de, sömürgecilerin hızlandırıcı etkisiyle...

    Sömürgeciler, endüstrilerinin ürettiği artı ürün için gerekli olan pazar ve ham madde gereksinimlerine göre dünyayı paylaşma ve yeniden yapılandırmaya yönelik politikalar üretmeye başladıklarında; aynı zamanda, geleneksel ya da dinî bağlarla birbirine bağlı tarım toplumlarına etki etmeye başladılar. Yerleşik ve geleneksel otoritelerin olmadığı yerde güçleriyle, diğer sömürgecilerin ya da otoritelerin direndiği yerde ise diplomasinin becerisiyle, olmazsa teknoloji, bilgi ve değer aktarımıyla, hatta borçlandırarak yeryüzünün önemli noktalarını etkilemeye başladılar.

    Bu etkileme süreci, endüstri ilişkilerinin girmemesine karşın, bu ilişkilerin sonucu değerlerin ve gereksinimlerin hissedilmesine, arzulanmasına yönelikti. Böylece, endüstri dışı ekonomiler, bu ekonomiler üzerine şekillenen toplumsal yapı ve yönetsel düzenlemeler, olgunlaşma sürecini yaşamadan, baskıyla, çeşitli hızlandırıcı mekanizmalarla çökmeye başladı. Fakat, topluluklar henüz "ulusal egemenliğe" veya "ulus" örgütlenmesine hazır bulunmuyorlardı. Bu nedenle ulusçuluk, dengesiz eylemler üretmeye başladı: ya sömürgecilerin işbirliği olan bir kültürü güçlendirdi ya da şiddete yönelik bir yüz takındı. Ulusçuluğun eylemleri, bu eylemleri kabullenmeye hazır olmayan monarşilerde büyük gürültüler koparttı. Bağımsızlık mücadeleleri ya da "ulusal egemenlik" arzuları toplumsal cinnetlere, katliamlara dönüştü. Oysa ulusçuluk ve ulus(al)-devlet kurguları, doğal yollardan olgunlaştığı yerlerde, toplumsal çatışmayı değil barışı, sömürgeciliğin işbirliğini değil bağımsızlığı getiriyordu.

    Ulus duygusu, dördü içsel, biri dışsal beş öğenin doğal tarihsel süreç içinde birleşiminden doğar; toplumda, geleneksel pratiklerin birikimi kültürel veya dinî bağlarla birbirine bağlanmanın dışında, ortak ulus duygusu etrafından şekillenir. İçsel öğelerin başında sınırları belirli bir yaşama alanı, yani "yurt" gelir. Bu yurt içinde bulunan toplum, sınırlar içinde oluşan üretim-tüketim zincirinin bir parçası olmakla, ülkedeki herkesle ortak çıkar sahibi olur ve kendini bu ortak çıkarın ortaklarından biri olarak görür. Böylece diğerlerine bağlanır. Bu bağın güçlenmesi için türdeşliği sağlayacak ortak (resmi) dili gerekir. Bu dil, ortak kültürü ve değerleri barındırır ve gelecek kuşaklara aktarır. Ancak, değerlerin ve kültürün birikmişliğe gereksinimi vardır ve toplumun ortak bir bilinçaltma sahip olmasına katkı sağlayacak şekilde yeniden hatırlatma ve unutmalarla biçimlenen "tarih" ortaklığı gerekir. Bu ortak bilinçaltı, gelecekte yazgı birliği yapmaya zemin hazırlayacak bir toplumsal bilinç durumu oluşturur. Böylece türdeşlik hisseden topluluk, gelecekte birlikte yaşama arzusu duyar. Fakat bunların dışında ulus hamuruna bir de dışsal etken karışmalıdır.O da "öteki"dir. Düşmandır. Tehdittir. Doğal ya da türetilmiş olsun mutlaka "öteki" gereklidir. Düşman imgesi, ulusların varoluşuna önemli katkı sağlar. Katkı sağlar çünküyaşama alanındaki türün bugün ve gelecekte varlığının tehlikeye düşüyor olması, o yaşama alanındaki herkesin içgüdüsel bir yok olma paniği yaşamasına, yani bir çeşit toplumsal paniğe yol açar. Bu ortak korku, toplumu hem otorite etrafında merkezileştirir hem de toplumsal örgüyü pekiştirir.

    Ermeniler, endüstri ilişkilerinin tarihî koşulları değiştirmesiyle doğal bir ulusçuluk sürecine, giderek de bağımsızlık talebine sahip olmadılar. Bir doğu toplumu olmakla, Osmanlı ülkesindeki herhangi bir toplum gibi, endüstri ilişkilerini yaşamak için gerekli olan dönüşümü gerçekleştiremediler. Fakat, sömürgecilerin Ortadoğu'yu şekillendirme ya da paylaşma tasarılarının bir parçası olarak Ermenilerin bir kısmında ulusçuluk önemli bir yaşamsal siyasaya dönüştü.

    Ermeniler, yönetsel geleneklerden uzak kültürü ile kilise etrafında birliklerini sağlayan, ticaret ve bürokrasi kültürüne sahip bir topluluktu. Kentlerde yaşayan Ermenilerden esnaf ve ticaretle uğraşanların ellerinde, Osmanlıların Müslüman halklarında olmayacak kadar sermaye birikimi vardı. Fakat köylü Ermeniler, neredeyse Müslüman Ermeniler gibi kapalı köy ekonomisinin kısır döngüsünde yaşıyorlardır. Osmanlı bürokrasisi içinde yer eden Ermeniler, siyasî güce yakınlığın getirdiği saygınlığın yanı sıra, ekonomik açıdan da birikimliydi.

    Endüstri ilişkilerinin ortaya çıkardığı artı ürünün pazar gereksinimini Osmanlı ülkesinden karşılamak isteyen sömürgeciler, kıyılarda deniz ticareti kültürüne sahip Rum tacirlerle işbirliği yaptı. Fakat Küçükasya'nın içlerindeki kara ticareti Ermenilerin elindeydi ve önemli ticarî bağları bulunan Ermeni tacirleriyle işbirliği yapmak oldukça verimli bir tercihti. Üstelik. Ermenilerin Osmanlının dininden olmamaları, bu ilişkiyi bir ittifaka dönüştürmeye başladı. Sömürgeciler Osmanlı ülkesindeki çıkarlarını korumanın, buradaki işbirlikçilerini korumakla eş anlamlı olduğunun farkına kolaylıkla vardılar. Varmayanları da Ermeniler uyardı. Sömürgecilerle kurulan bu ilk ilişki, giderek Ermeni sermaye sınıfını ulusçuluğa itti. Ulusal egemenlik arzulan Ermeni tacirlerinin kulağına hoş gelmeye başladı.

    Bu ekonomik ilişkilerden kazançlarım yükselten Ermeni tacirlerin çocukları, Avrupa'da ve özellikle ulusçuluğun bir heyecan olduğu ülkelerde okumaya gitti.

    Sömürgeciler "yurt" ilân ettikleri bu bölgede, Ermenileri korumaya alacak ve bu sınırlar giderek bağımsız ulus-devletleri için yurt olacaktır. Yurt olduktan sonra, ortak dil ortak bilinçaltı ve ortak yazgı sorunu çözülecek,ulusal egemenlik gerçekleşecektir.

    Ermeni ulusçuları, özellikle Berlin Antlaşması'ndan sonra (1878). kurguladıkları ayaklanmaları gerçekleştirdiler. Bölgedeki halka yönelik terör ve şiddet eylemlerini artırdılar. Müslüman halk bölgeyi terk etmek yerine karşı şiddette bulundu. Tam bir toplumsal cinnet yaşanmaya başlandı. Bunu bekleyen Ermeni ulusçuları dünya kamuoyundan yardım talep etti. Sömürgeciler, Osmanlılara baskı yapmaya başladı.

    I.Dünya Savaşı, Ermeni ulusçuların tasarladıkları bağımsız Ermeni devleti için koşulları olgunlaştırdı. Osmanlılar Almanların yanında savaşa girmeye hazırlanıyor, Rus Çarlığı ise Ermenilere, bu savaşta Osmanlının dağılacağı ve kendilerine yardım etmeleri karşısında, bağımsız Ermeni Devleti'nin kurulmasını sağlayacağını teklif ediyordu. Ermeni ulusçuları teklifi kabul ettiler. Teklifin gerektirdiği örgütlenmeleri yapıp birçok yerde, örneğin Kafkas Cephesinin arkasında ve özellikle Van'da Çarlık ordusunun yengisini sağlamak için Osmanlıya karşı mücadeleye giriştiler. Ermeni ulusçularının bu tutumu karşısında Osmanlı Devleti, meşru savunma hakkını kullanarak, Ermeni örgüt liderlerini tutukladı ve kendine karşı mücadele eden bazı Ermenileri, yine kendi toprağı olan güvenli bölgelere zorunlu göçe tâbi tuttu.

    I.Dünya Savaşı'ndan Osmanlıların yenik ayrılması Ermeni ulusçuları için yeni bir olanak yarattı. Sevr Antlaşması ile şekillenen bu olanak da Lozan Antlaşması ile geçersiz oldu. Böylece Ermeni ulusçuları, İngiltere'nin, Sovyetlerin petrol bölgelerine inmesini engellemek için kurdurttuğu Kafkas Ermenistan'ı ile yetinmek zorunda kaldı.

    Ulus olmanın öncelikli koşulu olan "yurt" gereksiniminin karşılanamaması, Ermeni toplumunda "ulus" bilinci için bir başka dinamiğin öne çıkmasına neden oldu: ortak düşman! Dışsal bir etken olan "öteki" tarihî süreç içinde şekillenmiş ve "Ermeni" kimliğini tehdit ettiği varsayılan "zorunlu göç" bu gereksinim için yüceltilmiştir. Ulus bilinci için aranılan temel dinamik böylece ortak çıkardan ortak düşmana dönüşmüştür. Zorunlu Göç, Ermeni ulusçuları tarafından, Ermeni toplumunun yok olmasına yönelik bir eylem olarak ilân edilmiş ve Ermeni kimliğine sahip, fakat yeryüzünün çeşitli yerlerinde dağınık biçimde yaşayan Ermenilerin türdeşliğinin birleşme merkezi hâline getirilmiştir. Böylece Ermeni ulusçuları, yeryüzünün neresinde olunursa olunsun, Ermeni kimliğinin yaşamasını da sağlamış oldular.Bugünkü uluslar arası gücün altında da "zorunlu göçün bir tabuya dönüştürülmesi ve Ermeni toplumunun kollektif bilinçaltında sürekliliğini sağlayacak şekilde kullanılması vardır.

    Ermeni sorunu diye bilinen sorun, özünde bir uluslaşma sorunudur; fakat doğal süreçlerle şekillenmemiş Ermeni ulusçuluğu (olgunlaşmamış bir meyvenin daldan düşmesindeki zorluk gibi) ulus olmanın gerektiği koşulları bulamaması nedeniyle, başlattığı bağımsızlık mücadelesi, daha çok sömürgecilerin siyasaların bir parçası olmuştur. Ermeni ulusçu hareketi, daha çok sömürgecilerin işine yaramıştır. Acısı ise Ermeni ve Müslüman halkın üzerine kalmıştır.

    Türk atasözünde olduğu gibi; "Yiyen içen kurtulmuş, kap yıkayan tutulmuştur.'' ve şimdi olanların sorumluluğu, Türk ulusunun üzerine yüklenmek istenmektedir. Oysa Türk ulusu, yaşanan toplumsal cinnetin sorumlusu olacak bir rol üstlenmemiştir. Ne var ki toplumsal bilincimiz, Ermeni meselesi konusunda aydın ve duru değildir. Eğitimde, bilimsel verilerle toplumumuzu aydınlatmamız gerekir. Belki de öncelikle, bugünkü Ermeni ulusçularına, ve elbet dünya kamuoyuna, tarihi tahrif etmenin yarar getirmeyeceğini sakin bir şekilde anlatmanın yolunu bulmamız gereklidir.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş