www.devo.com.tr adresinde öğretmenler gününe özel eğitim materyallerinde çeşitli indirimler vardır.

Merhaba Ziyaretçi

testkutusu

Osmanlıda Merkezi Teşkilat

'Türk Tarihinde Yolculuk' forumunda Performans tarafından 12 Mayıs 2007 tarihinde açılan konu

  1. Performans

    Performans Çalışkan Üye Üye

    Katılım:
    26 Ocak 2007
    Mesaj:
    1,561
    Alınan Beğeniler:
    9
    Ödül Puanları:
    38
    OSMANLI MERKEZ TESKILÂTI
    Kuruluş dönemi Osmanlı Devleti'nde yönetim, eski Türk töresindeki aşiret usûllerine göre tatbik ediliyordu. Bu mânâda memleket, ailenin müşterek mali sayılıyordu. Bununla beraber hükümdar, önemli konularda tek başına karar vermeyerek bir kısım devlet adamının fikrine de müracaat ediyordu. Bu fonksiyon, daha sonra adına "Divan" denecek meclis (bir çeşit bakanlar kurulu) tarafından yerine getiriliyordu. Başlangıçta vezir-i azam ve vezirler, hükümdarın birinci derecede yardımcıları idi. Her şey belli kanun ve nizamlar çerçevesinde yürütülüyordu. Fâtih dönemine kadar örfe dayalı olan bu sistem, Fâtih'le birlikte yazılı kanun haline getirilmiştir. Bununla beraber, devletin genel kanunları dışında, her kaza ve sancağın ekonomik ve sosyal durumuna göre özel kanunları vardı.
    îdarede bütün yetki padişahın ve onu temsilen divanin elinde toplanmıştı. Bu durum, mutlak bir merkezî otoriteyi ön plâna çıkarmış oluyordu. Bu da devlete merkeziyetçi bir karakter kazandırıyordu. Çünkü daha kuruluştan itibaren hükümdarlar, merkeziyetçiliğe giden bir yol tutmuşlardı. Bu bakımdan bütün tayin ve aziller, merkezin bilgisi altında yapılıyordu. Merkezin en önemli karar organı da "Divan-i Hümayûn" denilen müessese idi.
    DIVAN-I HÜMÂYUN
    İslâm dünyasında, Hz. Ömer ile başlayan divan teşkilatı, daha sonra değişik sekil ve isimlerle gelişip devam etti. Osmanlı döneminde bizzat padişahın başkanlığında önemli devlet islerini görüşmek üzere toplanan Divan'a, "Divan-i Humâyun" denirdi. Bu müessesenin, devletin ilk yıllarında nasıl geliştiğine dair kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Ibn Kemâl, (Defter I, s. 28, 106) bu müessesenin daha Osman Gazi zamanında ortaya çıktığını kaydeder. Herhalde bu, Anadolu beyliklerinde ortaya çıkan divanin bir benzeri olmalıdır ki, pek fazla bir gelişme göstermemiştir. Babasının yerine geçip Bey unvanını alan Orhan döneminde, divanin varlığı artık kesinlik kazanmış görünmektedir. Hatta Âşıkpaşazâde'nin, bu bey zamanında, divana gelmek zorunda olan devlet adamlarının (divan üyeleri) burmalı tülbent, yani bir çeşit sarık sarmalarını emrettiğini söylemesi, onun divan erkânı için bir kıyafet tespit ettiğini göstermektedir. Osmanlı divani, daha sonra gelen hükümdarlar vâsıtasıyla bir hayli geliştirilerek devletin en önemli organları arasında yer alacaktır.
    İlk dönem Osmanlı divaninin çok sade ve basit olduğu tahmin edilebilir. Öyle anlaşılıyor ki bu ilk divan, uç beyliği zamanındaki seklini az çok muhafaza etmişti. Divan heyetinde, Osmanlı beyinin kendisinden başka bir veziri, muhtemelen hükümet merkezi olan şehrin kadısı, beyliğin malî islerini idare eden nâib veya defterdar gibi az sayıda üye vardı. Zaman zaman , bey yerine icabında orduya kumanda eden şahıs olarak sahnede Osmanlı beyinin oğlu görülmektedir ki, bu vaziyet, divan kurulusunun uç beyliği divaninin modeline göre olduğu hakkında bir kanaat vermektedir. Fakat Selçuklu Devleti tamamen yıkılıp Moğol nüfuzu da sarsılmaya başlayınca müstakil bir devlet olma yolunu tutan Osmanlı Beyliği’nde, divanin gittikçe Selçuklu divani modeline benzer bir mahiyet kazandığı görülür.
    Orhan Bey zamanında müesseseleştiği görülen divanin üyeleri için, artık resmî bir kıyafetin tespit edildiği görülür. Divan toplantıları, Sultan I. Murad, Yıldırım Bâyezid, Çelebi Sultan Mehmed ve II. Murad devirlerinde de devam etmişti. Yıldırım Bâyezid, halkın şikâyetlerini dinlemek üzere her sabah yüksek bir yere çıkardı. Herhangi bir derdi ve sıkıntısı olanlar orada kendisine şikayette bulunurlardı. O da bunların problemlerini derhal çözerdi.
    Divan, Orhan Bey zamanından, Fâtih'in ilk devirlerine kadar her gün toplanırdı. Toplantılar sabah namazından sonra baslar ve öğleye kadar devam ederdi. XV. asrin ortalarından sonra (Fâtih dönemi) toplantılar haftada dört güne (Cumartesi, Pazar, Pazartesi, Salı) inmiş, Pazar ve Salı günleri de arz günleri olarak tespit edilmişti.
    Divan, hangi din ve millete mensup olursa olsun, hangi sınıf ve tabakadan bulunursa bulunsun, kadın erkek herkese açıktı. İdarî, siyasî ve örfî isler re'sen, diğerleri de müracaat, şikâyet veya görülen lüzum üzerine veya itiraz sebebiyle temyiz suretiyle tedkik edilirdi. Memleketin herhangi bir yerinde haksızlığa uğrayan, zulüm gören veya mahalli kadılarca haklarında yanlış hüküm verilmiş olanlar, vali ve askerî sınıftan şikâyeti bulunanlar, vakıf mütevellilerinin haksiz muamelelerine uğrayanlar vs. gibi davacılar için divan kapısı daima açıktı. Divanda önce halkın dilek ve şikâyetleri dinlenir, ondan sonra devlet isleri görüşülüp karara bağlanırdı.
    Divanda idarî ve örfî isler vezir-i azam, ser'î ve hukuki isler kadıasker, malî isler defterdar, arazi isleri de nişancı tarafından görülürdü. Divan müzakereleri o günkü rûznâmeye (gündem) göre yapılırdı. Toplantı bittikten ve Maliye hazinesi ile Defterhane, vezir-i azamin mührü ile mühürlenip kapandıktan sonra çavuşbaşı, elindeki asasını yere vurarak divanin sona erdiğini bildirirdi. Divandan sonra Yeniçeri ağası padişah tarafından kabul olunarak ocak hakkında bilgi alınırdı. Ondan sonra kadıaskerler huzura girip kendileri ile ilgili isleri arz ederlerdi. Bundan sonra da vezir-i azam ile vezirler ve defterdar kabul olunurdu. Bütün bunlardan sonra da padişahlar, vezir-i azam ve vezirlerle beraber yemek yerlerdi. Ancak bu usûl, Fâtih Sultan Mehmet döneminde kaldırılmıştı. Divan erkânından başka o gün isleri için divana gelmiş bulunan halka da din ve milliyet farkı gözetilmeksizin yemek verilirdi.
    Öyle anlaşılıyor ki Osmanlı Devleti divani, devletin en yüksek organı özelliğini taşımaktaydı. Devlet başkanı olarak hükümdar, sık sık divan üyelerinin fikirlerini almak ihtiyacını hissediyordu. Bu durum, devlet idaresinin bir kişinin değil, bir kurulu teşkil eden üyelerinin fikirlerinden yararlanılarak en mükemmel şekilde yapılabileceğinin açık bir göstergesidir. Divanda, halk ile devletin bütün problemleri, özellikle tımar tevcihleri ve önemli mevkilere yapılacak atamalar da görüşülmekteydi. Bu, yüksek memuriyetlere, hükümeti teşkil eden üyelerin fikirlerinin alınarak atamalar yapıldığına işarettir. Bir kurulun yapacağı atamaların ise bir tek kişinin yapacağı atamalardan daha isabetli olacağı bir gerçektir. Divanda son söz şüphesiz ki sultanindir. Ancak gördüğümüz gibi hükümdarın, vezirlerin mütalaalarını alması, daha doğrusu böyle bir ihtiyacı hissetmesi, devlet idaresinde is birliği ve koordinasyonun ön planda tutulduğunu göstermektedir.
    DIVAN ÜYELERI
    Kuruluş dönemi Osmanlı divani, her gün sabah namazından sonra padişahın huzuru ile toplanarak görevinin gerektirdiği isleri yapardı. Divan toplantılarında üyelerden her birinin kendisini ilgilendiren vazifeleri vardi. Her üye kendini ilgilendiren vazifeleri ile mesgul olurdu. Padişahı bir tarafa bırakacak olursak kuruluş döneminde divanda vezir-i azam, kadıasker, defterdar ve nisancı gibi asil üyeler bulunuyordu.
    VEZIR-I A'ZAM VE VEZIRLER
    Osmanlıların ilk dönemlerinde divanda sadece bir vezir bulunuyordu. O da ilmiye sınıfına mensuptu. Daha sonra vezir sayısı artınca birinci vezire "Vezir-i azam" denildi. Bundan başka "Sadr-ı âlî", "Sâhib-i devlet", "Zât-i asefî" ve "Vekil-i mutlak" gibi tabirler de kullanılmış ise de bunlar asil el-kabtan değillerdir.
    Osmanlı Devleti'nde ilk vezir, Hacı Kemaleddin oğlu Alaeddin Paşa’dır. Bu zat, ilmiye sınıfına mensup olduğu gibi ayni zamanda tanınmış ahi reislerindendi. Osmanlı tarihçilerinin büyük bir kısmı, bu zat ile Şehzâde Alaeddin'i birbirine karıştırır. Alaeddin Paşa’dan sonra bu makama sıra ile Ahmed Paşa, Hacı Pasa ve Sinaneddin Yusuf Pasa gelmişlerdi. Çandarlı Halil Hayreddin Pasa ise Sinaneddin Yusuf Paşa’dan sonra vezirliğe getirilmişti. Onun ölümü üzerine vezir olan ve bu makamda on bir yıl kadar kalan Çandarlızâde Ali Paşa zamanında, Timurtaş Paşa’ya da vezirlik verilince Çandarlızâde Ali Pasa vezir-i azam diye anılmaya başlandı.
    Çandarlı Halil Hayreddin Paşa’dan önceki vezirler orduya komuta etmiyorlardı. Bu görevi, askerî sınıfa mensup olanlar yürütüyordu. Fakat Hayreddin Paşa’nın Rumeli fetihlerinde komutanlığı vezirlikle birleştirip mühim muvaffakiyetler kazanması, idarî ve askerî islerin bir elde toplanmasına sebep olmuştu. Bundan sonra gelen birinci vezirler hep ayni şekilde hareket etmişlerdi.
    Daha sonraki tarihlerde vezirlerin sayısı artmış ve XVI. asır ortalarına yakın zamana kadar vezirlik, sadece İstanbul’da bulunan mahdud kimselere münhasır iken Kanunî devri vezirlerinden Çoban Mustafa Pasa ile Hain Ahmed Pasa, önemine binaen vezirlikle Mısır valiliğine tayin edilmişlerdi. Daha sonraki tarihlerde Budin, Yemen ve Bağdat eyaletlerine de vali olarak vezirler gönderilmişti.
    Vezir-i azam, padişahtan sonra devletin en büyük reisi ve hükümdarın mutlak vekili olduğundan, sözü ve yazısı padişahın iradesi ve fermanı demekti. Çandarlı hanedanının düşüşüne kadar bütün islerde birinci merci vezir-i azamdı. Çelebi Mehmed zamanındaki Amasyalı Bayezid Paşa’nın vezir-i azamlığı bir tarafa bırakılacak olursa Çandarlı ailesinin bir silsile halinde kadıaskerlikten gelmek suretiyle yetmiş seneden fazla bir müddet kesintisiz o mevkii işgal etmeleri ve hükümdarların itimatlarını kazanmaları bütün Türk devlet adamlarının bir ailenin etrafında toplanmalarına sebep olmuştu. Hatta Segedin muahedesinin akdi üzerine saltanatı oglu Mehmed'e bırakan İkinci Murad, karşı tarafın bu fırsatı ganimet bilip antlaşmayı bozması üzerine, anormal bir hal alan olaylar karşısında tekrar hükümdar olup idareyi eline almak istediği zaman, Vezir-i azam Çandarlizâde Halil Paşa’nın teşebbüsüyle ikinci defa hükümdarlık makamına getirilmişti.
    İcabında padişah adına divana riyaset (başkanlık) eden vezir veya vezir-i azamlar, hükümdarın mutlak vekili idiler. Pâdişahın elips seklindeki altın bir mührü, bunun alameti olarak yanlarında bulunurdu. Vezir, devlet islerinde bütün salahiyet ve mesuliyetlere sahip olduğu gibi bütün azil ve tayin isleri de onun reyi ile olurdu. Bu dönemlerde, hükümdarlarca hiç bir taleplerinin reddedilmemesi adet haline gelmişti.
    Kendisinden önceki töre, örf ve gelenekleri yazılı bir metin haline getiren Fâtih Sultan Mehmed'in kanunnâmesinde vezir-i âzamla ilgili olarak söyle denilmektedir:
    "Bilgil ki vüzerâ ve ümerânin vezir-i azam basidir, cümlenin ulusudur. Cümle umurun vekil-i mutlakidir. Ve malimin vekili defterdarindir ve ol, vezir-i azam nâziridir. Ve oturmada ve durmada ve mertebede vezir-i azam cümleden mukaddemdir."
    Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesinde de vezir-i azam hakkında su ifadeler kullanılmaktadır:
    "Evvela sadr-i azam olanlar cümleyi tasaddur edüp amme-i mesalih-i din ve devlet ve kâffe-i nizâm-i ahval-i saltanat ve tenfiz-i hudud ve kisas ve haps ve nefy ve enva-i ta'zir ve siyâset ve istimai da'va ve icray-i ahkâm-i seriat ve def-i mezâlim ve tedbir-i memleket ve tevcih-i eyâlet ve emâret ve ulûfe ve zeamet ve timar ve tevliyet ve hitabet ve imâmet ve kitâbet ve cem'i cihet ve taklid-i kaza ve nasb-i müvella ve tefviz ve tevkil ve tayin ve tahsil ve umur-i cumhur ve tevcihat-i gayr-i mahsur ve'l-hasil cemi-i menâsib-i seyfiyye ve ilmiyenin tevcih ve azli ve cemi-i kadaya-i ser'iyye ve örfiyenin istima ve icrasi için bizzat cenab-i padisahîden vekil-i mutlak ve memâlik-i mahruse-i Osmanî ve taht-i hükümet-i sultanîde olan cemi-i nâsin üzerine hakim-i sahib-i ferman oldugu muhakkaktir.
    Sair vüzera ve vülat ve amme-i ulemâ ve kudat ve mesayih ve sâdat ve a'yan ve ekâbir ve tavaif-i asâkir ve reâya ve berâya ve ehl-i cihât ve ashab-i ticarat kebir ve sagir ve gani ve fakir ve kavi ve zayif ve vadi" ve serif ve muhassalan havas ve avam kâffe-i enâm cemian sadr-i a'zam olanlarin kelamini bizzat sevketlû ve mehâbetlû ve seadetlû padisah zillullah hazretlerinin mübarek lisan-i seriflerinden sadir olmus ferman-i vâcibu'l-iz'an bilüp emrine imtisâl ve kendüye ta'zim ve tavkir ve iclâl etmeye me'murlerdir."
    Kanunnâme metinlerinde görüldüğü gibi vezir-i azamlar, vekil-i mutlak olarak büyük ve geniş yetkilere sahip olan kimselerdi. Herkes onun emirlerine itaat etmekle yükümlü görünmektedir. Çünkü o, padişahı temsil etmekteydi. Vezir-i azam (Kanunî döneminden itibaren) sadr-ı azamlar, padişahın yüzük seklindeki tuğralı altın mührünü taşırlardı. Vezir-i a'zamların, diger vezirlerden farkları "mühr-i hümâyun" denilen bu mühür ile olup hükümdarlık selâhiyetinin icrasına ve padişahın kendisini vekil ettiğine dair bir delil olduğu için onlar bu mührü örülmüş bir kese içinde koyunlarında taşırlardı. Vezir-i azamin azlinde veya ölümü halinde "mühr-i hümâyun" ikinci veya üçüncü vezire verilirdi. Mühr-i hümâyun ya divana gönderilmek veya vezir-i a'zam olacak kimsenin huzura kabul edilmesi suretiyle verilirdi.
    Osmanlı Devleti'nde XVI. asrin ilk yarılarına kadar yalnız devlet merkezinde bulunup divan-i hümâyuna memur "kubbe veziri" veya "kubbenisîn" denilen vezirler vardı. Bunların sayıları pek fazla değildi. Kubbe vezirleri divanda kıdem sırasına göre otururlardı.
    Fâtih Sultan Mehmed'den itibaren hükümdarlar Divan-i Hümâyun toplantılarına katılmayı terk edip, riyaseti sadrazama bıraktıktan ve XVI. asrin ikinci yarısında bu toplantılar haftada dört güne inhisar edildikten sonra hükümdarlar, arz odasında sadrazamın verdiği izahatı dinleyerek müzakerelerden haberdar olurdu. Bir müddet sonra devlet isleri Paşakapısı'nda görülmeye başlanmış ve Divan-i Hümâyun XVIII. asırdan sonra elçi kabulü ve ulûfe tevziine tahsis edilmişti. Sadrazamların hükümdarlarla görüşmeleri ise XVI. asırdan itibaren gittikçe azalmıştı. Bunlar, devlet islerini "telhîs" veya "takrîr" adli vesikalarla ve ekleri ile birlikte hükümdara arz ederlerdi. Böylelikle telhîsler, kanun, nizam, tevcih, usûl ve âdet ile tayin edilmiş olan ve hükümdarın tasdikine ihtiyaç gösteren hususlara ait sadrazamın arzı mahiyetinde idiler. Sadrazam kendi fikrini de beyan ettikten sonra ilgili konu hakkında padişahın fikrini sorardı. Telhislerin hazırlanması Reisü'l-küttabın görevi olup, hazırlandıktan sonra genellikle padişahı yormamak ve meramı açıkça ifade etmek üzere sade bir ifade ve iri nesihle yazılarak saraya gönderilirdi. Padişahın "manzurum oldu", "verilsin", "verdim", "tedarik edesin", "zamanı değildir", "berhudar olasın", "olmaz" gibi hatt-ı hümâyunu ile işaret etmesinden sonra sadrazam onu isleme koyardı. Sadrazamların diğer devlet ricaline ve idarecilere olan tahriratına ise "buyruldu" denirdi. Osmanlı Devleti'nin ilgasına kadar sadrazamların ya re'sen veya bir muamele dolayısıyla mektubî kaleminden yazılan kağıtlara "buyruldi-i sâmi" ismi verilmektedir. Bu buyruldunun divanî yazı ile yazılması ve bas tarafına da sadrazamın ismini havi sadaret mührünün basılması usûldendi.
    KADIASKER
    Osmanlı Devleti'nde askerî ve hukukî islerden sorumlu olan kadıaskerlik teşkilâtı, gerek kelime gerekse meslek olarak uzun bir geçmişe sahiptir. Hz. Ömer tarafından ordugâh şehirlerine tayin edilen kadılar, sivil olmaktan ziyade askerî bir hüviyet taşıyorlardı. Bu sebeple, kadıaskerligin Hz. Ömer tarafından kurulduğu belirtilmektedir. Abbasîler'de de görülen bu mansib, Harzemşahlar'da, Anadolu Selçukluları’nda Eyyûbîler'de, Memlûklerde ve hatta Karamanlılar'da da vardı.
    Osmanlı Devleti'nde ilk kadıaskerin Bursa Kadısı Çandarlı Kara Halil Hayreddin Pasa olduğu belirtilmektedir. Kaynaklar, ilk kadıaskerin adi geçen zat olduğunda müttefik olmalarına rağmen, tayin tarihi için farklı rakamlar vermektedirler. Âşıkpaşazâde ve Oruç Bey, bu makamın 761 (M 1359), Hoca Saadeddin, Solakzâde ve Müneccimbasi 763 (M. 1361)'de ihdas edildiğini belirtmektedirler. Bundan başka kadiaskerlik hakkındaki araştırmasında M. Ipsirli ,başka kaynaklarda bu tarihin 762 (M. 1360) olarak verildiğini söyler.
    Kelime olarak lügat mânâsı "asker kadıst" demek olan kadıaskerlik, Osmanlı ilmiye teşkilâtı içinde önemli bir mevki idi. Kadıasker terkibindeki "asker" kelimesi, müessesenin özelliği açısından önem taşır. Zira, Şeyhülislâmlıktan takriben bir asır kadar önce (80 sene) kurulmuş olan müessesenin kurulusunda devletin, asker ve onların ihtiyaçlarını karşılamada titizlikle hareket ettiğini göstermektedir. Bununla beraber, Divan-i Hümâyun azasi olan kadıaskerin vazifeleri sadece askerî saha ile sinirli değildi. Kadıaskerler ayni zamanda bütün sivil adlî islere de bakıyorlardı. Onlar, belli seviyedeki bazı kadı ve nâiblerin tayinlerini de yapıyorlardı. Divan toplantılarında vezir-i azamin sağında vezirler, solunda da kadıaskerler yer alırdı.
    Fâtih Sultan Mehmed'in son senelerine kadar yalnız bir kadıaskerlik vardı. Hududların genişlemesi ve islerin çoğalması yüzünden 885 (M. 1481) yılında biri Rumeli, diğeri Anadolu olmak üzere ikiye ayrıldı. Belirtilen tarihte, Muslihiddin el-Kastalanî daha üstün kabul edilen Rumeli kadıaskerliğine, o dönemde İstanbul kadısı olan Balıkesirli Hacı Hasanzâde Mehmed b. Mustafa da Anadolu kadıaskerliğine getirildiler. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun Osmanlı ülkesine ilhakından sonra Yavuz Sultan Selim (1512-1520) tarafından 922'de yani XVI. asrin ilk çeyreğinde (1516) merkezi Diyarbekir (Diyarbakır) olan Arap ve Acem kadıaskerliği adi altında üçüncü bir kadıaskerlik kuruldu. Devlet merkezine olan uzaklığı sebebiyle olsa gerek ki divân üyeliği bulunmayan bu kadıaskerliğin başına meşhur tarihçi ve bilgin İdrisî Bitlisî getirildi. Bilahare merkezi, payitahta (İstanbul) nakledilen bu kadıaskerliğe Fenarîzâde Mehmed Sah Efendi tayin edildi. 924 (M. 1518) de adi geçen sahsın bu görevden ayrılmasından sonra bir müddet vekaletle idareye başlanan bu kadıaskerlik lagv edilerek vazife ve salahiyetleri Anadolu kadıaskerliğine bırakıldı. Böylece Rumeli ve Anadolu kadıaskerlikleri diye tekrar ikiye indirilen bu müessese, Osmanlı saltanatının sonuna kadar devam etti.
    Protokole göre daha üstün addedilen Rumeli kadıaskerleri ile daha aşağı bir mevkide bulunan Anadolu kadıaskerinin vazifeleri kanunnâmelerde söyle belirtilir:
    "Bilfül Rumeli kadıaskeri olan efendi, Rumeli ve adalarda vaki kazaları ve kismet-i askeriyeleri tevcih eder.
    Ve bilfül Anadolu kadıaskeri olan efendi, Anadolu'da ve Arabistan'da vaki kazaları ve kismet-i askeriyeleri tevcih eder.
    Ve bu efendiler, divân günlerinde elbette Divan-i Hümâyuna müdavemet edüp Cuma günlerinde vezir-i a'zam hazretlerinin hânesine varırlar. Amma dâva istimai lâzim gelse Rumeli kadıaskeri istima edüp Anadolu kadıaskeri kendi halinde oturur. Meger vekil-i saltanat tarafından me'zûn ve me'mûr ola, ol zaman istimai ser'an caiz olur.
    Ve yirmi, yirmi beş ve otuz ve kırk medreselerin ve kendi taraflarına müteallik olan bazı mahallin cihet ve tevliyet makulesin tevcih edegelmişlerdir."
    Böylece Anadolu'da bulunan müderris ve kadıların tayini, Anadolu kadıaskerinin, Rumeli'de bulunan müderris ve kadılarin tayini de Rumeli kadıaskeri tarafından yapılmaktaydı. Görüldüğü gibi müessesenin görevleri, eğitim ve yargı teşkilatının idaresi, ordu ve askerî zümrenin gerek barış, gerekse savaş sırasında hukukî ihtilaflarının giderilmesi ve davalarının görülmesi seklinde iki ana grupta toplanabilir.
    Kadıaskerler, XVI. yüzyılın ikinci yarısını müteakip, Şeyhülislâmlıgın ön plâna çıktığı tarihe kadar bütün kadı ve müderrisleri aday (namzet) gösterip tayinleri sadr-ı a'zama ait olan kırktan yukarı müderrisler ile mevâliyi vezir-i a'zama arz ile tayinlerine delâlet ederlerdi. Daha sonra bu gibilerin arzları kendilerinden alınarak, kırk akçaya kadar olan müderrislerle kaza kadılarının tayinleri eskisi gibi bunlara bırakıldı. Kırktan yukarı yevmiyeli müderrisler ile mevâlinin tayinleri ise şeyhülislâmlara verilmiştir. Tayin olunacak müderris veya kadı Anadolu'da ise Anadolu kadıaskeri, Rumelide ise Rumeli kadıaskeri tarafından arz günlerinde, bizzat kendisi tarafından, padişah huzurunda okunan "Defter-i akdiye" de okunup inha olunan kadıların tayinleri için padişahın muvafakati alınırdı.
    Bir kimsenin kadıasker olabilmesi için "mevleviyet" denilen 500 akça yevmiyeli büyük kadılık mansıbında bulunması gerekirdi. XVI. asrin ikinci yarısına kadar kadıasker olmak için muayyen bir usûl yoktu. Fakat bu tarihten sonra İstanbul ve Edirne kadılarından veya Anadolu kadıaskeri pâyesi olan İstanbul kadısı mazullerinden birinin fiilen Anadolu kadıaskeri olması kanun haline gelmişti. Bu kadıaskerlikten sonra da Rumeli kadıaskerliği gelirdi. Kuruluştan sonraki dönemlerde kadıaskerlik müddeti, diğer mevleviyetlerde olduğu gibi bir yıldı. Bu müddeti dolduran kadıasker, mazûl sayılarak yerine sırada olan bir başkası tayin edilirdi. XVI. asrin ikinci yarısından itibaren Rumeli kadıaskerleri Şeyhülislâm olurlardı.
    Zamanla maaşlarında farklılık görülen kadıaskerler, Fatih kanunnâmesine göre devlet hazinesinden yevmiye 500 akça alıyorlardı. XVI. yüzyılın ortalarından sonra Rumeli kadıaskeri 572, Anadolu kadıaskeri ise 563 akça yevmiye alıyorlardı. Bunların maaşlarından başka askerî sınıftan olup vefat edenlerin "resm-i kısmet”lerinden, binde on beş akça olarak gelirleri vardı. Bu para, kadıasker kassamları vasıtasıyla tahsil edilirdi. Âli'nin kaydına göre Rumeli kadıaskerine resm-i kısmetten günde sekiz bin akça hasıl olurdu. Anadolu kadıaskerinin resm-i kısmeti ise daha fazla idi. Irak, Suriye ve Mısır’ın bu kadıaskerliğe bağlı olması, bu artışa sebep oluyordu. Mazuliyet veya tekaütlerinde de kendilerine maaş tahsis edilen kadıaskerlere, daha sonra birer arpalık verilerek iaşelerinin temin edilmesi sağlanırdı.
    Divân'daki davaları dinleyen kadıaskerler, Şali ve Çarşamba hariç olmak üzere her gün kendi konaklarında divân akdedip kendilerini ilgilendiren ser'î ve hukukî islere bakarlardı. Kadıaskerlerden her birinin tezkireci, rûznamçeci, matlabçı, tatbikçi, mektupçu ve kethüda olmak üzere yardımcıları bulunurdu. Ayrıca her birinin davalı ve davacıyı divâna getiren yirmişer muhzırı bulunmaktaydı.
    Padişah, sefere çıktığı zaman kadıaskerler de onunla birlikte giderlerdi. Padişah sefere gitmediği takdirde onlar da gitmezlerdi. Bu durumda ser'î muameleleri görmek üzere onların yerine "ordu kadısı" tayin edilip gönderilirdi. Ayni şekilde padişahlar Edirne'ye gittikleri zaman onlar da padişahla birlikte gider ve akd edilen divân oturumlarına iştirak ederlerdi.
    Bu müessese, Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar devam etmiş, Osmanlı hükümeti ile birlikte o da tarihe mal olmuştur.
    DEFTERDÂR
    Defter ile dâr kelimelerinden meydana gelen bir terkib olan "defterdâr" "defter tutan" demektir. Doğudaki Müslüman devletlerin "müstevfi" dedikleri görevliye Osmanlılar, defterdâr diyorlardı. Bir bakıma günümüzdeki Maliye bakanlığı mânâsını ifade eder. Osmanlılar, XIV. asrin son yarısında ve Sultan I. Murad zamanında maliye teşkilâtının temelini atıp onu tedricen geliştirmişlerdir. Buna bakarak Osmanlıların daha kuruluş yıllarından itibaren maliye isleri üzerinde önemle durdukları söylenebilir. Hatta Abdurrahman Vefik, Osman Gazi'nin ölümü esnasında oğlu Orhan'a yaptığı vasiyetinden bahsederken onun "beytü'l-mal-ı müslimîn"i koruması gerektiğini söyleyerek devletin servetini muhafaza etmesi ve gereksiz yere para harcamaması gerektiğine işaretle bunun önemini belirttiğine temas eder.
    Fâtih Sultan Mehmed tarafından tedvin ettirilmiş olan kanunnâme-i Âl-i Osman ile diğer kanunnâmelere göre defterdâr, padişah malinin (Devlet hazinesi) vekili olarak gösterilmektedir. Diş hazine ile maliye kayıtlarını ihtiva eden devlet hazinesinin açılıp kapanması defterdârın huzurunda olurdu. Başka bir ifade ile hazinenin açılmasında hazır bulunmak, defterdârın vazifeleri arasında bulunuyordu. Divân’ın aslî üyelerinden olan defterdâr, sadece sali günkü divan sonunda arza girer ve kendi dairesi ile ilgili bilgiler verirdi. Bununla beraber, padişahın huzurunda okuyacağı telhîs hakkında daha önce vezir-i a'zamla görüşür ve onun muvafakatini alırdı. Bayram tebriklerinde padişah vezirlere olduğu gibi defterdarlara da ayağa kalkardı.
    Genel olarak devlet gelirlerini çoğaltmak, gerekli yerlere sarf etmek ve fazla olanı da muhafaza altinda bulundurmak vazifesi ile yükümlü bulunan defterdâr, Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında bu görevleri yerine getiriyordu. Devletin kuruluş yıllarında bir defterdâr varken, daha sonra, yeni yeni yerlerin fethedilmesi ve ihtiyaçların çoğalması yüzünden sayılan artırıldı. Bunlar, II. Bâyezid dönemine kadar Rumeli'de hazineye ait islere bakan Rumeli defterdârı veya bas defterdâr ile Anadolu'nun malî islerine bakan Anadolu defterdârı olmak üzere iki kişi idi. Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesine göre daha sonraki dönemlerde bas defterdârdan başka Anadolu defterdârı ile "sıkk-i sânî" denilen defterdârlar vardır. Bunlar da bas defterdâr ile divana devam ederler. Sefer esnasında bas defterdâr ordu ile gittiği zaman, Anadolu defterdârı onun yerine vekâleten bakardı.
    Defterdârlar, kendilerini ilgilendiren malî islerdeki şikâyetleri, Defterdâr Kapısı’nda akd edilen divanda dinler ve gerek görülürse "tuğralı ahkâm" verirlerdi. Zaten kanunnâmeye göre kendilerine bu salahiyet verilmiştir. Her defterdâr, kendi dairesinden çıkan evrakın arkasını imzalardı. On yedinci asrin ortalarından itibaren bütün maliye hükümlerinin (tuğralı ahkâm) arkalarına kuyruklu imza koyma hakki, bas defterdâra verildi. Bundan başka bas defterdâr, divan kararı ile malî tayinlere ait kuyruklu imzası ile "buyruldu" yazmakla birlikte bunun üst kenarı sadr-i a'zamin buyruldusuyla tasdik olunurdu. Defterdâr, sadr-i a'zama re'sen yazdığı veya havale edilmiş bir muameleli kağıt üzerine cevap verdiği zaman, kuyruklu imza koymaz, topluca bir imza koyardı.
    Kanunnâmede bas defterdâr ve vazifeleri hakkında su bilgiler verilmektedir:
    "Bas defterdâr pâye ve itibarda "nişancı" gibidir. Bas defterdâr olan mal vekilidir. Ve kendi evinde divân eder. Ve maliyeye müteallik davaları dinler. Maliye tarafından ahkâm verir. Ve ahkâmın zehrine (tuğralı ahkâmın arkasına) kuyruklu imza çeker. Ve tahsil-i mal-i mirî için mültezimleri hapseder. Ve mahallinde mukataati tevcih edüp buyurur. Ama "pençe" çekmez. Ve bi'l-cümle mal-i beytü'l-mali tahsil ve hazineyi tekmil ile memur olup beytü'l-mala müteallik olan umur-i cumhuru onlar görür. Ve mültezimleri zulüm ve taaddiden tahzir ve reaya fukarasını himaye babında sa'y-i kesir etmek ve söz tutmayıp fukaraya zulm eden mültezimleri vekil-i devlete arz ve ta'zir ettirmek, defterdârların lazime-i zimmetleri ve zahri ahiretleridir (ahiret azıkları). Hususan emval-i yetamadan (yetim mallarından) hazine-i âmireyi siyânet (korumak) ve beytü'l-mal-ı müslîmîni mal-ı haramdan himayet etmek. Kanunnâme metninden anlaşılacağı üzere devlet gelir ve giderleri ile ilgilenen defterdârların vazifeleri, sadece devlet hazinesini zenginleştirmek değildir. Onlar, devlet hazinesine haram malin girmesine engel olmak zorunda oldukları gibi yetim mali dahi sokmayacaklardır.
    On sekizinci asır başlarından itibaren Rumeli defterdârlarına veya bas defterdâra "sıkk-i evvel", Anadolu defterdârına "sıkk-i sânî", üçüncü defterdâra da "sıkk-i sâlis" adı verildi.
    İcraat ve tahsilatta defterdârın icra memuru olarak maiyetinde farklı vazifeleri bulunan beş görevli bulunurdu. Bunlardan ilki, bas bakikulu denilen devlet gelirlerinin birinci tahsil memurudur. Defterdârlıkta bunun bir dairesi olup emri altında baki kulu ismiyle altmış kadar mübaşir vardır.
    Bunlar, hazineye borcu olup vermeyenleri hapis ve sıkıştırma ile tahsilat yaparlardı. Bu yüzden maliyeye borcu olanlar bas baki kulu hapishanesinde tutuklanırlardı.
    îkinci icra memuru, cizye bas baki kuludur. Bu da cizye sebebiyle hazineye borcu olanları takip eder. İltizama verilen cizyelerin, mültezimlerinden henüz borcunu ödememiş veya yatırmamış olanları takip ederdi.
    Adi geçen dairenin üçüncü icra memuru, tahsilat ve ödemelere nezâret eden veznedar başıdır. Bunun da maiyetinde dört veznedar vardı. Bas defterdârın icra memurlarından dördüncüsü sergi nâzırı, besincisi de sergi halifesi olup her ikisi de hazine muamelatının defterini tutuyorlardı.
    Defterdâr tabiri, 1253 (1838) senesinin Zilhicce ayında sadir olan Hatt-ı hümâyun mucibince terk edilerek yerine "Maliye Nezâreti" tabiri kullanılmıştır.
    NIŞANCI
    Osmanlı devlet teşkilâtında Divan-i Hümâyunun önemli vazifelerinden birini yerine getiren görevli için kullanilan bir tabirdir. Nisan kelimesinden türetilmiş olan "Nişancı", ferman, berat, mensûr, nâme, mektup, ahidnâme, hüküm ve biti gibi devlet resmî evrakının bas tarafına padişahın imzası demek olan nişanı koyardı. Bu görevliye nişancı, muvakkî, tevkiî ve tugraî gibi isimler de verilirdi.
    Osmanlı devlet teşkilâtında XVIII. asır başlarına kadar önemli bir makam olan nişancılık, daha önceki Müslüman ve Müslüman Türk devletlerinde de vardi. Nişancılık müessesesinin başında bulunan görevliye Osmanlılar'da nişancı denirken, Abbasîler'de buna "Reisu Divani'l-Insa" deniyordu. Bu teşkilat, sadece Müslüman Doğu’da değil, Bati Müslüman devletlerinde de vardı. Nitekim batıda devlet kurmuş ve zaman zaman Endülüs'e de geçmiş bulunan Merinîler (592-956 = 1196-1458)'de "Divanu'l-insa" adi ile ayni görevi yerine getiren bir müessese vardı. Büyük Selçuklularda da ayni vazifeyi gören bir divan vardı ki, bu divanin başındaki görevliye "Sahib-i Divan-i Tugra ve Insa" adi veriliyordu. Bazen da sadece "Tugraî" deniyordu. Bu zat, hükümdarın mensûr, ferman vs. gibi isimler altında çıkardığı emirnâmelere, onun işaret ve tuğrasını koymakla görevliydi. Anadolu Selçuklu Devleti'nin merkez teşkilatı içinde de ayni görevleri yerine getiren ve adına "Tugraî" denilen bir görevlinin bulunduğunu belirtmek gerekir. Kalkasandî, Mısır’daki bu hizmeti beş merhalede ele alır ve Memlûklerde bu görevi üstlenen kişiye "Kâtibu's-Sir" veya "Sahibu Divani'l-însa" adinin verildiğini bildirir. Görüldüğü gibi müesseseleşmiş hali ile Abbasîlerde görülen nişancılık, daha sonraki bütün Müslüman devletlerde olduğu gibi Osmanlılarda da olacaktı. Bunun için Osmanlı Devleti'nin merkez teşkilâtı içinde önemli bir yeri bulunan divanin azalarından biri de "Nişancı" adini taşıyan görevli idi. Önemli hizmeti bulunmasına rağmen, nişancılığın Osmanlılar'da hangi tarihlerde kurulduğu kesin olarak tespit edilebilmiş değildir. Bununla beraber, bazı araştırıcılar bu kurulusu Osmanlı Devleti'nin ikinci hükümdarı olan Orhan Gazi dönemine kadar çıkarırlar. Çünkü bu döneme ait fermanlarda tugra bulunmaktadır. Bu da nişancılığın basit sekli ile de olsa Orhan Gazi döneminde var olduğunun bir işareti olarak kabul edilebilir. Keza, bu tabirin devletin ilk zamanlarında kullanıldığını gösteren kayıtlar da vardır. Nitekim, Sultan İkinci Murad'in emri ile Türkçe'ye tercüme edilen Ibn Kesir tarihinin Arapça metnindeki "Muvakkî" tabirinin "Nişancı" olarak tercüme edilmesi de bunu göstermektedir. Ibn Kesir'in el-Bidâye ve'n-Nihâye adli tarihinin mütercimi olan zat, nişancı kelimesini kullandığına göre, bu tabir, o dönem Osmanlı toplumu arasında biliniyordu demektir.
    Fâtih Sultan Mehmed'in tedvin ettirdiği kanunnâmede bu memuriyetin isim ve selâhiyetleri ile zikr edilmiş olması, bunun Fâtih'ten önce mevcut olduğunu, fakat onun zamanında tam anlamıyla geliştiğini göstermektedir.
    Divan-i Hümâyunda vezir-i a'zamin sağında ve vezirlerin alt tarafında oturan nişancı, önemli bir hizmeti yerine getiriyordu. Nişancılar, görevleri icabı bazı özellikleri taşıyan kimseler arasından seçiliyorlardı. Nişancı olacak kimselerin insa konusunda maharetli bulunmaları gerekirdi. Nitekim kıraat ilminin büyük isimlerinden Şeyh Muhammed Cezerî'nin küçük oğlu Ebu'l-Hayr Muhammed (Muhammed-i Asgar), Mısır’dan, Osmanlı hizmetine geldiği zaman insadaki kudretinden dolayı kendisine nişancılık verilmişti.
    Görevleri icabı olarak insa konusunda maharetli olmaları, devlet kanunlarını iyi bilerek yeni kanunlar ile eskiler arasında bağ kurup onları telif etme kabiliyetine sahip bulunmaları gereken nişancıların, ilmiye sınıfı arasından dahil ve sahn-ı semân müderrislerinden seçilmesi kanundu.
    Nişancılar, XVI. asrin başlarından itibaren Divan-i Hümâyunun kalem heyeti arasında, bu vazifeyi yerine getirebilecek olan reisü'l-küttâblardan seçilmeye başlanmıştır. Eğer reisü'l-küttâb bu vazifeyi yerine getirebilecek kabiliyete sahip değilse yine müderrisler arasından uygun görülen bir kişi bu vazifeye tayin edilirdi.
    Fâtih döneminde müesseseleşerek kurulduğunu gördüğümüz nişancılık, Osmanlı Divan-i Hümâyunun dört temel rüknünden birini teşkil ediyordu. Fâtih kanunnâmesinde de belirtildiği gibi bu dönemde vezirlik, kadıaskerlik ve defterdarlıktan sonra en önemli vazife nişancılıktı. Fâtih zamanında bu görevi büyük bir basari ile yürüten Karamanî Mehmed Paşa ile nişancılığın itibari daha da artmıştı. Fâtih'ten sonra gelen II. Bâyezid ve onun oğlu Yavuz Sultan Selim dönemlerinde nişancılık yapan Tacizâde Cafer Çelebi de büyük bir itibar kazanarak teşrifatta defterdârın üstüne yükseltilmiş ve vezirler gibi otağ kurmasına müsaade edilmiştir. Niçancılık mansıbının üstünlüğü, Kanunî Sultan Süleyman döneminde de devam etmiş, "Koca Nişancı" lakabı ile tanınan Celalzâde, mesleğindeki kıdemi ve vukufiyeti sebebiyle defterdârın önüne geçirilmişti.
    Nişancıların nüfuzları ve gördükleri önemli hizmetler, bundan sonra da devam etti. Bunlardan büyük bir kısmı beylerbeyi ve vezir rütbesini ihraz etti. Bununla beraber, XVI. asrin sonuna kadar nişancılar vezir olmayıp sadece beylerbeyi rütbesinde idiler. Bu rütbe ile nişancı olan Boyalı Mehmed Pasa (öl. 1001) vezirliğe nakledilince nişancılığı bırakmış fakat sonradan tekrar nişancı olunca tayini beylerbeyi rütbesi ile yapılmıştı. Daha sonra bazen kubbe vezirliği ile nişancılığın birleştirilerek bir kişiye verildiği (tevcih) de oldu.
    Nişancı, Divan-i Hümâyun azası olmasına rağmen, vezir rütbesini haiz değilse kanun gereği arz günlerinde padişahın huzuruna kabul edilmezdi. Sadece nişancılığa tayin edildiği zaman bir defa padişahın huzuruna girip tayinlerinden dolayı teşekkür ederdi.
    XVI ve XVII. asrin başlarında serdar veya padişah seferde bulunduğu zaman, İstanbul muhafazasında bırakılan vezire nişancı tarafından tuğraları çekilmiş bos ahkâm kağıtları gönderilir ve bunlar, icap ettikçe kaim-i makam tarafından doldurularak kullanılırdı.
    XVII. asrin sonlarında (1087) tedvin edilmiş önemli bir Osmanlı kanunnâmesi olan Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesinde "Kanun-i Nişancı" başlığı altında ayrı ve özel bir fasıl bulunmaktadır. Bu fasılda, o dönem nişancılarının nizamları tafsilatlı bir şekilde verilmekte, onların resmî ve hukukî durumları belirtilmektedir. Buna göre nişancı, "tuğra-i şerif hizmeti ile me'murdur. Kendi dairesinde kanuna müteallik ahkâm yazılır. Mümeyyizi tashih ettikten sonra tuğralarını çeker ve defteri tashih etmek lazım gelse, kendisine hitaben vârid olan ferman mucibince defterhaneden getirtip kendi kalemi ile tashih eder. Bu ferman gelince defter emini ile defter kesedarını, düzeltilmesi lazım gelen defter hakkında vazifeli kılar. Sonra tashihi yapar, fermanı da kendisi saklar, Kadıaskerlerden mühürlü kese ile gelen ehl-i cihat beratlarının tuğralarını çektikten sonra ehl-i cihetin isimlerini defterlerine "sahh" çekip ve yine kesesine koyup mühürleyerek kendi kesedari ile kagit eminine gönderir. Divan tarafından verilen şikâyet ahkâmını reis efendi (reisu'l-küttâb) resid ettikten sonra kesedari toplayıp kendisine getirir, tuğralarını çekerdi." Kanunnâmede aynen su ifadeler yer almaktadır: "Ve kavanin-i Osmaniye ve merasim-i sultaniye, nişancılardan sual olunagelmiştir. Sâbıkta (eskiden) bunlara müftî-i kanun itlak olunmuştur.”
    Kanunnâme, nişancılar hakkında daha tafsilatlı bilgiler vermektedir. Buna göre, nişancının vezirliği varsa vüzeray-i izam silkine dahil hükmünü verir. Eğer Rumeli Beylerbeyilik pâyesi var ise beylerbeyi merasimini icra edip kendisinden kıdemli Rumeli pâyesinde olan beylerbeylerden başka bütün beylerbeylere ve kadıaskerlere tasaddur eder. Bu pâye ile Divan-i Hümâyuna girip çıktıkça vezirler ile birlikte girip çıkar. Fakat arza girmezdi. Kanunnâme, arz esnasında nişancının dışarıda nerede ve nasıl selama çıkacağını da belirtmiştir. Nişancının beylerbeyilik pâyesi yok ise sadece ümerâ pâyesindedir. Kendisine nişancı bey denilmektedir. Bu takdirde Divan-i Hümâyuna ümerâ. tariki üzere gider. Ancak taht kadılarına tasaddur eder. Diger divan hacegâni gibi mücevveze, sof üst, lokmalı kutnî ve iç kaftani giyer. Ata orta abayi ve orta raht vururdu. Hasları da dört yükten (400.000 akça) fazla olurdu. Nişancıların vezir-i a'zama gitmeleri için belli ve muayyen bir zaman yoktu. Sadece isti'zan (izin isteme) âdet idi.
    Nişancılık, XVI. asrin sonlarından itibaren yavaş yavaş önemini kaybetmeye başladı. Bunun içindir ki, önceleri âmiri durumunda bulunduğu reisü'l-küttâbla eşit duruma getirilmişti. XVII... asrın ortalarında nişancılık adeta kuru bir ünvan haline geldi. XIX. yüzyılın başlarına kadar ismen de olsa varlıklarını devam ettiren nişancılar, eski önemlerini tamamen kaybettiler. Bu sebeple nişancılık 1836 yılında tamamen lagv edilerek vazifeleri "Defter eminine" verilmiştir. Mühim islere dair fermanların üzerlerine Bâbiâlî, diğerlerine de defter eminleri tarafından tayin edilen ve tugranüvis denilen memurlar tarafından tuğra çekilirdi. 1838'de tuğra-nüvislik görevi de kaldırılıp Bâbiâlî ile defter eminliği tuğracılığı birleştirildi. Böylece bu hizmetin Bâbiâlî'de görülmesi kararlaştırıldı.
     
  2. güzl kiz

    güzl kiz Yeni Üye Üye

    Katılım:
    13 Nisan 2008
    Mesaj:
    1
    Alınan Beğeniler:
    0
    Ödül Puanları:
    1
    çok yararlandım herkese yardım edenlere teşekkür ederim :D
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş