www.devo.com.tr adresinde öğretmenler gününe özel eğitim materyallerinde çeşitli indirimler vardır.

Merhaba Ziyaretçi

testkutusu

Nükleer Silah Yarışının Tarihçesi

'Serbest Kürsü' forumunda erkanisanmaz tarafından 1 Mart 2007 tarihinde açılan konu

  1. erkanisanmaz

    erkanisanmaz Site Yöneticisi Site Yetkilisi Admin

    Katılım:
    20 Ocak 2007
    Mesaj:
    5,360
    Alınan Beğeniler:
    939
    Ödül Puanları:
    113
    Uluslararası Nükleer Enerji Ajansı, nerdeyse 50 yıldır sahnede; ama yeni ülkelerin nükleer silah sahibi olma arzusuna gem vurmak, ‘Soğuk Savaş’ sonrası giderek daha da zorlaştı. Pekiyi; neden böyle oldu?..

    Satırbaşlarına bakalım...
    · 1950’lerde nükleer enerjinin bir ‘modernlik icabı’ olduğu düşünülür. Nükleer silahların yayılması ihtimali henüz ciddî bir tehdit sayılmaz; 15 kadar ülkede santraller inşa edilir.
    · 1957’de BM’nin himayesinde kurulan ‘Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’, atom enerjisinin barış, sağlık ve refaha katkısını artırmayı ve üye ülkelere yaptığı yardımların askerî hedefler için kullanılmamasını sağlamayı öngörür.
    · 1968’de, ‘Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’ hazırlanır: O güne kadar ‘nükleer güç’ sahibi olmuş ‘beş büyükler’ dışında, diğer ülkeler, nükleer silah edinmeme konusunda taahhütte bulunacaklardır...
    Gündelik basında, kimi dış politika uzmanları da altını çizdiler; ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın İran’a diyalog önerisini içeren açıklama, ABD’nin İran politikası açısından bir ‘ilk’ içeriyor:
    Rice’ın açıklamasının satır aralarında, ABD’nin ilk kez İran halkının sivil amaçlı nükleer güce sahip olma hakkının tanındığı yer alıyor. Tabii bu arada, Birleşmiş Milletler takvimi de işliyor. Ancak zaten Rice, açıklamasında, “İlişkilerimizin gelişmesinde nükleer mesele tek konu değil,” diyerek; ABD-İran diyalogunun önünde, Irak’taki şiddet olayları, terör ve Lübnan’daki egemenlik mücadelesi gibi konuların da olduğunu vurguluyor.
    Ama İran’ın ‘nükleer güç’ olmaktan yarar sağlamayı da düşünmemesi gerektiğini söylemekten de geri kalmıyor Rice...
    İran da, uranyumu zenginleştirmeyi başardığını ve bu alandaki faaliyetlerini durdurmak bir yana, daha da hızlandırdığını açıklamayı sürdürüyor...
    İran sonunda atom bombası üretmeyi başaracak mı? Başaracaksa, bu ne kadar zamanda gerçekleşebilir?.. Kimi uzmana göre, beklenmedik bir gelişme olmazsa, 2 ile 5 yıllık bir süre, bu iş için yeterli...
    Pekiyi... Dünya bu noktaya nasıl geldi?.. Şimdi gelin, Mine Haksal’ın kaleminden konunun ayrıntılarına inelim...
    Macar fizikçi Leo Szilard’ın atomun askerî amaçlı olarak kullanılabileceği tespitini yaptığı 1934’ten bugüne, nükleer enerjinin askerî amaçlı kullanımı nasıl bir seyir izledi?..
    Gelin, bu gelişmelerin kısa tarihçesine birlikte göz atalım... 1942’de ABD, II. Dünya Savaşı’na katıldığında, Danimarkalı Niels Bohr, İtalyan Enrico Fermi ve Macar asıllı Amerikalı Edward Teller gibi bilim adamları, Albert Einstein’ın da yardımıyla, Başkan Roosevelt’e ulaşıp yeni bir silah üretmenin mümkün olduğunu bildirirler.
    Böylelikle ‘Manhattan Projesi’ programı çerçevesinde, ilk atom bombaları üretilir. 1945 Ağustos’unda 150 bin kişinin ani ölümüyle sonuçlanan Hiroşima ve Nagasaki bombardımanlarında bunlar kullanılacaktır.
    İnsanlığın nükleer çağa girişine damga vuran bu son derece trajik olaydan üç ay sonra, 15 Kasım’da, Roosevelt’in yerine geçen ABD’nin yeni başkanı Truman, İngiliz başbakanı Attlee ve Kanada başbakanı Mackenzie King, “atom enerjisinin yıkıcı emellerle kullanılmasını önlemek için” uluslararası bir hareketin gerekliliğini ilan ederler.
    Dönemin Sovyetler Birliği de, bu görüşe katılır. 26 Ocak 1946’da çiçeği burnundaki Birleşmiş Milletler örgütü bünyesinde, bir ‘atom enerjisi komisyonu’ kurulur.
    Manhattan Projesi yüksek maliyetli bir sır olarak ABD tarafından iyi muhafaza edilmişse de, fizikçi Smith kamu parasının nasıl kullanıldığına dair Amerikan Kongresi’ne verdiği raporda, projeyle ilgili harcamaları o kadar ayrıntılı biçimde anlatır ki, metinden projenin ana hatlarını ve uygulamada karşılaşılan zorlukları öğrenmek mümkündür... Nitekim başka araştırmacılar için de, bu rapor son derece yararlı bir kaynak olacaktır!
    1946 Mart’ında ABD, muhtelif ülkelerde kurulacak nükleer tesislerin uluslararası bir kurum tarafından yönlendirilmesini öngören Baruch Planı’nı gündeme getirir.
    Buna göre, söz konusu kurum askerî amaç güden her türlü kaçak eyleme mani olmak için, maden ocaklarından zenginleştirme işlemine ve santrallere kadar, üretimin her safhasına göz kulak olacaktır.
    Ne var ki, 1946 Temmuz’unda aynı ABD, Kanadalı ve İngiliz müttefikleriyle bu alandaki işbirliğine son veren ve atomla ilgili her türlü bilgide ‘gizliliği’ şart koşan bir yasayı kabul eder.
    Buna karşın, tarih kısa bir süre sonra nükleer silahın yayılmasının ilk örneğine tanık olacaktır: Sovyet devlet adamı Molotov 1947’de, Birleşmiş Milletler kürsüsünden yaptığı bir konuşmada, ülkesinin atom bombasının sırrına sahip olduğunu açıklar.
    İlk Sovyet atom bombası, 29 Ağustos 1949’da Kazakistan’da patlatılır. Ruslar, Smith Raporu’ndan çok iyi yararlanmışlardır! Tabii ABD’de ve İngiltere’de oluşturdukları casusluk şebekelerinin bu olayda oynadığı rol, inkâr edilemez.
    Bundan üç yıl sonra da, İngilizler, Avustralya’da bir nükleer deneme gerçekleştirirler. Ertesi yılın Aralık ayında, ABD Başkanı Eisenhower, ‘Barış Atomları’ planını önerir:
    Sivil amaçlı nükleer enerjinin gelişmesini destekleyecek, buna karşın askerî amaçlı kullanımına mani olacak uluslararası bir oluşum tasarlanmaktadır. ABD 1954’te sivil nükleer enerji alanında işbirliğini tanımlayan yeni bir yasal düzenlemeye gider...
    1950’lerde nükleer enerjinin bir ‘modernlik icabı’ olduğu düşünülmekte, nükleer silahların yayılması ihtimali henüz ciddi bir tehdit olarak gözükmemektedir.
    Nitekim o yıllarda, 15 kadar ülkede santraller inşa edilir. Pakistan, ABD’den 1965’te hizmete girecek 5 me*****lık bir reaktör satın alır. İki yıl sonra İran da aynı güçte bir reaktörü devreye sokacaktır.
    Brezilya 1955 ile 1965 arasında birçok reaktör edinir. Hindistan 1955’ten itibaren Kanada’dan reaktör satın alır. Birleşmiş Milletler himayesinde hükümetler arası özerk bir örgüt olan ‘Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) kurulması da bu döneme rastlar. Merkezi Viyana’da bulunan ve fiilen 1957 Temmuz’unda faaliyete geçen ajans, “atom enerjisinin tüm dünyada barış, sağlık ve refaha katkısını artırmayı” ve “üye ülkelere yaptığı yardımların askerî hedefler doğrultusunda kullanılmamasını sağlamayı” öngörür.
    Nitekim UAEA sivil amaçlı nükleer enerjiyi birtakım güvenceler karşılığında teşvik eder: Santrallerin bulunduğu alanları teftiş edecek, mühür ve kameralar vasıtasıyla tesisleri gözetim altında tutacak, radyoaktif maddelerin çevreye zarar vermemesi için alınan önlemleri denetleyecek, füzyon elementlerinin envanterini ve hareketlerini takip edecek ve örnekler alacaktır…
    1990’ların ortasına gelindiğinde, ajans yaklaşık 100 tesiste yılda iki binden fazla denetim yapmakta, bilinen plütonyum ve zenginleştirilmiş uranyum stoklarını kontrol etmektedir.frmtr
    Nükleer silahların yayılmasıyla ilgili tehlikenin bilincine varılması, 1960’ların ortasında olur. Fransa ilk atom bombası denemesini 13 Şubat 1960’ta, Cezayir’in sahra kenti Reggan’da gerçekleştirir.
    Sovyetler Birliği ile ilişkileri bozulan Çin Halk Cumhuriyeti de, Sovyet bilim adamlarından aldığı destek kesilince, nükleer alandaki çalışmalarını yalnız başına yürütecek ve Lanzu santralinde zenginleştirilmiş uranyum üretmeyi başararak, 1964 Ekim’inde ilk nükleer denemesini gerçekleştirecektir.
    1965’te Amerika ile Sovyetler, ‘Soğuk Savaş’ın en yoğun günlerini yaşadıkları halde, nükleer silahların yayılmasının kontrolden çıkabileceğini fark ederler.
    1968’de İngilizlerle bir olup, ‘Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı (NPT) hazırlarlar.
    Kennedy’nin eski Savunma Bakanı McNamara, o döneme ait bir raporunda, önlem alınmazsa 21. Yüzyıl’a girerken, nükleer silaha sahip ülke sayısının 30’u bulacağını belirtmektedir.
    Antlaşma uyarınca ABD, SSCB ve İngiltere, nükleer silaha sahip olmayan ülkelere bu silahları elde etme ya da üretme konusunda yardım etmeyeceklerdir. Nükleer denemelerini 1 Ocak 1967’den önce gerçekleştiren beş ülkenin ise, ‘nükleer güç’ olduğu kabul edilir.
    Ne tesadüf ki, onlar aynı zamanda Birleşmiş Milletler’in Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesidirler!..
    Diğer ülkeler de nükleer silah edinmeme ve denetimlere rıza gösterme konusunda taahhütte bulunmaktadırlar. NPT, 1970 Mart’ında yürürlüğe girer. Yirmi yıllık bir dönem için geçerlidir, 1995’de süresiz olarak uzatılır.
    Halen Birleşmiş Milletler üyesi 191 devletten 188’inin bu antlaşmanın altında imzası vardır. Fransa ve Çin antlaşmaya 1992’de katılırlar. Hâlâ imzasını atmayan üç ülke ise, Hindistan, Pakistan ve İsrail’dir.
    İsrail 1948’de, kurulur kurulmaz, bir araştırma merkezi oluşturur. 1956’da Fransa, İsrail’e el altından bir nükleer reaktör vermeyi kabul eder. Negev çölünde, Dimona’ya yerleştirilen reaktör, Aralık 1963’te faaliyete geçer...
    1979’da Güney Afrika kıyılarının güney doğusunda, karadan 2 bin 500 km uzaklıkta, CIA’nın 3 kilotonluk bir enerji atfettiği nükleer patlamaya özgü, güçlü ve ani bir ışık saptanır.
    Söz konusu nükleer deneme derhal İsrail’e mal edilir ve Güney Afrika’nın işbirliğiyle gerçekleştirildiği düşünülür. Güney Afrika’nın durumu ise, oldukça özeldir:
    ‘Apartheid’ sonrasının Pretoria Hükümeti, ülkede altı atom bombası üretildiğini, sonra da bunların parçalanıp devre dışı bırakıldığını kabul etmekle birlikte, NPT’ye de katılır; ama ancak 1993’te...
    Hindistan ise “barışçıl amaçlı nükleer denemesini” 18 Mayıs 1974’te Racastan Çölü’nde gerçekleştirir. NPT’nin altında imzası olmasa da, bu denemeden ötürü Hindistan kınanır.
    Ne var ki, komşusu Pakistan da anında harekete geçer ve daha sonra Kuzey Kore, İran ve Libya’ya bilgi aktarımında bulunacak olan ünlü fizikçi Abdülkadir Han’ın önderliğinde, bir araştırma programı başlatır.
    Pakistan’ı önce Çinliler destekler, sonra da Amerikalılar. Afganistan’da Sovyetler’e karşı gizli bir savaş sürdüren Amerikalıların Pakistanlılara ihtiyacı vardır; bu yüzden 1979’dan itibaren onlara göz yummayı tercih ederler. Başkent İslamâbad yakınındaki gizli Kahuta fabrikasında 1984’ten başlayarak zenginleştirilmiş uranyum üretilir. 1998’de, 11 Mayıs ile 30 Mayıs tarihleri arasında, Pakistan 6 deneme, Hindistan da 5 deneme gerçekleştirdiğini açıklayacaktır.frmtr
    Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nın (NPT) mutlak bir güvence teşkil etmediği açıkça görülmektedir.
    Bunun tipik bir örneği de, antlaşmayı 1969’da imzalamış olduğu halde, 1975’ten itibaren nükleer programını devreye sokan Irak’tır. Muazzam petrol yataklarına sahip bir ülke de olsa, devlet başkanı Saddam Hüseyin, nükleer santral edinmekte ısrarlıdır.
    Irak’ta Fransa tarafından kurulan ve UAEA’nın denetiminde bulunan Osirak Santrali, 1981 Haziran’ında İsrail uçakları tarafından yerle bir edilir. Iraklılar pes etmez, bu defa 15 bin kişinin istihdam edildiği gizli bir nükleer program başlatırlar.
    UAEA peş peşe yaptığı denetlemelerde bir şey bulamaz. Kimi uzmanlara göre, 1991’deki Körfez Savaşı olmasa, Irak 1995’ten itibaren atom bombası sahibi ülkeler arasındaydı.frmtr
    Irak olayı uluslararası topluluk için yeni bir uyarı işareti olur. Özellikle de o güne dek, NPT’yi imzalama konusunda tereddüdü olan devletler açısından...
    Örneğin kendi programını geliştirmekteyken 1994’te NPT’yi imzalayan Arjantin açısından... Keza 1987’ye kadar araştırma çalışmalarını yürüten, hatta Amazon bölgesinin göbeğinde, Cachimbo’da bir yeraltı deney merkezine sahip olan Brezilya açısından...
    1990’ların başında Çin’den nükleer reaktör satın alan Cezayir de antlaşmayı 1994’te imzalayacaktır. Nükleer silah geliştirme sevdasından vazgeçtiğini ilan eden son devlet Libya’dır, Kaddafi 2003’ün Aralık ayında kararını açıklar, ertesi yılın Mart’ında da antlaşmaya imzasını atar.
    Genel eğilimin ters yönünde bir gelişme, Kuzey Kore’de izlenir. Pyangyang 1974’te antlaşmayı imzalamıştır. Yirmi yıl sonra, ABD’den alacağı iki elektrik santrali karşılığında uranyumu zenginleştirme faaliyetine son vereceğini resmen ilan eder.
    Ancak gizli nükleer programının Amerikalılar tarafından 2002 Ekim’inde açığa çıkarılmasından iki ay sonra, Birleşmiş Milletler’in ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetçilerini sınır dışı eder ve “8 bin adet ışınlanmış nükleer yakıt çubuğunu gözetimsiz bırakarak” kameraları söküp atar. 2003’ün Ocak ayında da NPT’den çekilir...
    Bugünlerde tüm dünya basının gündemini işgal eden İran, 1958’den beri UAEA üyesidir. Şah döneminde başlatılıp 1979’da kesintiye uğrayan nükleer program, 1984’ten itibaren, Humeyni tarafından yeniden yürürlüğe konulur.
    2002’de UAEA’ya bildirilmeksizin Arak Tesisleri’nde ağır su, İsfahan’da uranyum heksafluorürü üretildiği ve Natanz’da da uranyum zenginleştirme çalışmaları yapıldığı doğrulanır.
    Nisan 2006’da İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, Natanz’da uranyumu zenginleştirmeyi başardıklarını açıklarken, “İran ulusunun barışçı nükleer enerji başarısının dünyanın dengelerini değiştirebileceğini” ve ülkesinin artık “nükleer bir ulus olduğunu”; “kısa bir süre içinde, dünya çapında bir süper güç olma kapasitesine sahip bulunduklarını” ifade eder...
    Soğuk Savaş sonrası, iki kutuplu bir dünyanın son bulmasıyla birlikte, nükleer savaş tehdidinin olmadığı yeni bir çağın başlayacağı umudu, yerini giderek “atom çağının ikinci evresini yaşamak” gibi endişeli bir başka döneme mi bırakıyor dersiniz?..

    Kaynak: Populer Tarih Dergisi
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş