www.devo.com.tr adresinde öğretmenler gününe özel eğitim materyallerinde çeşitli indirimler vardır.

Merhaba Ziyaretçi

testkutusu

Canakkalenin gercek kahramanları

'Yazılı Dökümanlar' forumunda Performans tarafından 14 Mart 2007 tarihinde açılan konu

  1. Performans

    Performans Çalışkan Üye Üye

    Katılım:
    26 Ocak 2007
    Mesaj:
    1,561
    Alınan Beğeniler:
    11
    Ödül Puanları:
    38
    [​IMG]

    Mehmet Çavuş


    Bulabildiği en ince telin bir ucunu eğerek ipliğin geçmesine izin verecek şekilde yuvarladı Mehmet Çavuş. Yamadan kendisi fark edilmeyen pantolonuna bir yama daha dikmesi gerekiyordu. Aslında kendisi pekte aldırmıyordu deliğe filan ama birlikte onlarla savaşan bir Alman vardı; Teğmen Hofmeyer. İşte sırf o pilot Türklere laf etmesin diye, elbette birde uğruna savaştığı bu ülke için, tüm yokluğa rağmen tertemiz olmaya çalışıyordu Mehmet Çavuş. O la ki, ölürse, temiz ölmek istiyordu. Yüreği gibi bedeni de, kıyafetleri de temiz olmalıydı Mehmet Çavuş’un.

    Başının üstünden geçen uçakların sesiyle ara verdi tel bükme işine. Tam o sırada bir Alman uçağı vurulduğu için dumanlar çıkararak düşmeye başladı. Yüreğinden bir ses yükseldi sanki. O an, düşen uçağın Hofmeyer’in uçağı olduğunu hissetti. Mehmet Çavuş, can havliyle yerinden fırladı. Uçağa doğru koşmaya başladı. Uçağın her yeri alev alevdi. Bunun içinden kim sağ çıkabilirdi ki?

    Yangına aldırmadan daldı küçük uçağın içine. Yarı baygın Alman’ı çıkarır çıkarmaz büyük bir gürültüyle patladı uçak. Kucakladığı adamla sağa sola savruldu her ikisi de. Sonrasını hatırlamıyordu Mehmet Çavuş. Patlamadan sonra ne kadar zaman geçti, ne kadar kendindeydi, ne kadar düşlediği ailesini ve kurtarmaya çalıştığı adamı sayıklamıştı bilemiyordu. Uyandığındaki telaşı yaşayıp yaşamadığını sorgulaması da değildi: Beyninde dönen cümleler hep bir soruya yönelikti:

    Acaba savaşın sonlanmasını dilediğini söylemiş miydi baygınken?

    Öyle ise, korkak sanır mıydı onca asker Mehmet Çavuş’u? Onca zorluktan sonra, onca yokluk, sefalet ve bunlara rağmen yüreğinin dinmeyen ateşi… Ülkesini savunma azmine karışan geleceği kurma rüyası; Mustafa Kemal’in askeriydi o… Ama korkak sanır mıydı diğerleri onu? Kim bilir belki de baygınken yavaşça mırıldanmıştı savaşın bitmesini…

    Hani Elif’ine kavuşurken, ufak köy evlerinde… Elif ekmek açarken, çorba pişirirken ve birlikte özgürlüğü başarmanın mutluluğuyla yaşarken, kim bilir bir evlatları olduğunda ve evlatlarını büyütürken kurtardığı vatan toprağı üzerinde… Ah öylesi düşler içindeyken, acaba mırıldanmış mıydı?

    İncecikten bir kar yağar
    Tozar elif elif diye…

    “Elif, Elif, Mustafa Kemal’a yakışır bir asker miyim? Bu vatana yakışır bir asker miyim?”

    Gözlerinden akan yaşlara karıştı bir başka askerin sesi.

    “Mehmet Çavuş, Mehmet Çavuş, iyi misin?”

    Etraf toz duman içindeydi. Sola doğru çevrilmiş başını düzeltmek istedi ama gücü yetmedi. Solda, az ilerisinde bir başka er de yere çömelmiş Alman askerin yanında onunla ilgileniyordu. Yavaşta sordu:

    “Kurtuldu mu asker?”

    Evet, her ikisi de kurtulmuştu; Mehmet Çavuş ve Alman. Yanındaki er gülmeye başladı.

    “Çavuş, bir delik daha açılmış pantolonunda, gayri bu çok büyük, yama da yapamazsın, bak sonra söylemedi deme.”

    Mehmet Çavuş, ağzından çıkaramadığı sözleri sayıklar gibi fısıldadı:

    “Bir kalkayım, göstereceğim sana yamayı!”

    Sonra merakla sordu:

    “Alman asker, tanıdık mı o?”

    Yanındaki er cevapladı:

    “Çavuşum bizim Hofmeyer’miş kurtardığın, biraz berelenmiş, ama iyi. Hayatını sana borçlu, onu da bilesin!”

    Bir gülümseme yayıldı Mehmet Çavuş’un yüzüne. Sonra telaşla sordu:

    “Bir şeyler sayıkladım mı, de hele?”

    “Valla Çavuşum,” dedi er, “dedin demesine ama anlayamadık..”

    Yüzüne daha da büyük bir gülümseme yayıldı Mehmet Çavuş’un. Demek savaşın bitmesini istediğini söylememişti! Demek ona korkak filan demeyeceklerdi. Zaten korkakta değildi. Hiçbir Mustafa Kemal askeri korkak değildi. Ama adı filan çıkardı da, sonradan. Onuru incinirdi Çavuş’un…

    Oysa tek isteği, kendi vatanında kendi gibi ve kendi için yaşamaktı! Elif’i ile, çocuklarıyla…

    Kim sonsuza kadar yaşamak ister?
    Kim?

    İncecikten bir kar yağar
    Tozar elif elif diye..

    Elif… Elif’i, niceleri gibi… Her gün ayakkabısız, çıplak ve tabanları nasırdan taşlaşmış, acısını bile hissedemediği ayaklarıyla kilometrelerce yürüyen ve hiç yılmadan sırtında yük taşıyan…

    Elif, ilaçsız hastaları iyileştirmeye çalışırken, onların yaralarıyla, çığlıklarıyla, kopuk ve eksik vücutlarıyla her gün yüreğini dağlayan!

    Açlık, yorgunluk, acı nedir bilmeden, erkeklerin yanında cephede savaşırken, bazen onlardan daha erkek Elif, Elifler’di onlar.

    Ah o Elifler, onlar ne de cesur evlatlar yetiştireceklerdi…

    Önce ayağını hareket ettiremediğini fark etti, sonra pantolonundaki ve ceketindeki deliklerden kanayan yaralarını gördü Mehmet Çavuş. Birden yerin kan ile dolduğunu fark etti. Soran gözlerle baktı Er’e.

    “Meraklanma Çavuş, kötü değil,” dedi Er. Kafasını çevirdi, yanda yatan Hofmeyer’e bakıp fısıldadı:

    “Elin gavuru be Çavuş, sana neydi ki? Bize sen lazımdın!” Gözleri doldu Er’in.

    “Geliyorum Çavuşum, hemen geleceğim,” dedi saklamak için gözyaşlarını. Yürürken önüne çıkan taşları tekmeledi Er. O an nefes alamadığını fark etti. Sanki ciğeri tıkanmıştı.

    Çavuş ile neler neler yaşamışlardı. Gizli saklı silah kaçırmalar, soğuk sularda yüzmeler, hatta o zaman kendi de, Çavuş’ta hastalanmıştı; ama yine de vazifeden vazgeçmemişlerdi, bir tek kurşun için ne yalanlar söylemişlerdi ve evet mecburiyetten ne çok icatlar yapmışlardı… Hatırlıyordu da bir gün, yemek için hiçbir şey yokken Çavuş’un aklına suya ağaç yaprağı atmak gelmişti. Tuhaf buruk tadı olan çam yaprağına çorbayı, aslında daha çok çaya benziyordu, o zaman tatmışlardı…

    Çoğu zaman yemek yemeden, uyumadan, soğuk, sıcak demeden, vatan için, Mustafa Kemal’in izinden, özgürlük için, sonsuza dek özgürlük için üstlerine düşen görev ne ise, onu yapmışlardı…

    Kim ister sonsuza dek yaşamak?
    Kim ister?

    Özgürlüktü istedikleri, kendi vatanlarında kendileri gibi kendi hayatlarını yaşamak!

    Er, Mehmet Çavuş’a doğru döndü. Çavuş ona bakıyordu. Birden kolunu kaldırdı Er’e doğru. Sanki bir şey söylemek istedi. Öyle hissetti Er ve koşuşturuverdi ona doğru. Ama Çavuş’un yüzüne yayılan huzurlu gülümsemeden kötü bir şey olmadığını düşündü. Sonra aniden Çavuş’un eli yere düştü. Yanına yaklaşmış Er’e bakıp:

    “Selamünaleyküm” dedi. Sonra gözleri gökyüzündeki bulutlara takıldı.

    “Aleykümselam Çavuş’um, Ve Aleykümselam.”

    Uçak seslerine karışan sessiz ağlamasıyla kalakaldı Er. Az ileride Hofmeyer yatıyordu, nefes alıyordu. Yaşıyordu. Daha ilerilerde, bir başka uçağın dumanlarla yere doğru çakıldığını fark etti. Önce Hofmeyer’e doğru yürüdü. Sonra vaz geçti, Çavuş’a yöneldi Er. Yere eğildi, Çavuş’un huzurla gülümseyen yüzünde, gökyüzüne bakıp kalan gözlerini titreyen elleriyle kapadı. Bir damla yaş Çavuş’un yamalı ceketine düştü. Elleriyle yaşı silmeye çalışırken mırıldandı:

    “Artık yamanın önemi yok Çavuş’um.”

    Kim ister sonsuza dek yaşamak?
    Kim ister?

    İncecikten bir kar yağdı
    Tozdu elif elif diye…

    O Eliflerdi, Mehmet Çavuşlardı onlar; özgürlüktü tek istedikleri, kendi vatanlarında kendileri gibi kendi hayatlarını yaşamak!


    Bu yazı Mustafa Kemal ve onun izinden gidenlere adanmıştır,
    21 Aralık 2005,
    Sivas Kongre Binasında
     
  2. What DedinGülüm

    What DedinGülüm ATIN İYİSİNE DORU,YİĞİDİN İYİSİNE DELİ DERLER Üye

    Katılım:
    8 Ekim 2009
    Mesaj:
    464
    Alınan Beğeniler:
    0
    Ödül Puanları:
    16
    Canakkalenin gercek kahramanları

    TEŞEKKÜR EDERİM HOCAM ELİNİZE SAĞLIK
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş