www.devo.com.tr adresinde öğretmenler gününe özel eğitim materyallerinde çeşitli indirimler vardır.

Merhaba Ziyaretçi

testkutusu

Çanakkale Zeferi bizim için ne anlam ifade ediyor?

'Yazılı Dökümanlar' forumunda Performans tarafından 17 Mart 2008 tarihinde açılan konu

  1. Performans

    Performans Çalışkan Üye Üye

    Katılım:
    26 Ocak 2007
    Mesaj:
    1,561
    Alınan Beğeniler:
    10
    Ödül Puanları:
    38
    Çanakkale Zeferi bizim için ne anlam ifade ediyor?
    Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor!Bir hilal uğruna yâ Rab, ne güneşler batıyor! Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker,Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı, değer,Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhîdi,Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi,Ey şehit oğlu şehit! İsteme benden makber,Sana ağuşunu açmış, duruyor Peygamber.Milletimizin mayası Çanakkale’de şahlanan ruhta gizli Yakın tarihimizdeki kahramanlık destanlarından en önemlisi Çanakkale Zaferi’dir. Bu zaferin milletimizin tarihinde ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bu büyük olay, âdetâ bugün meydana gelmiş gibi hafızalarımızda taze ve canlıdır. Çanakkale Zaferi, Birinci Dünya Savaşı’nda kahraman askerlerimizin, cihanı hayrete düşüren bir îman ve kahramanlık destanıdır. Bu zafer, milletimizin, iman ve azminin, metanet ve gücünün açık bir göstergesidir. Çanakkale Zaferi; ırkları, renkleri ve dilleri değişik çeşitli milletlerden oluşan; haçlı ordularının Müslüman milletimizi yok etmek amacıyla karadan, denizden ve havadan üzerimize saldırdığı bir iman-küfür mücadelesidir. 1915’te, büyük devletler akıllarınca Boğazları geçecekler, Müslüman milletimizi tarih sahnesinden sileceklerdi. ‘Hasta adam’ dedikleri Osmanlı İmparatorluğu’nu yok ederek, asırlardır süregelen haçlı zihniyetini dünyaya hakim kılacaklardı. Ancak, askeri anlamda çok üstün saydıkları planları ve harp taktikleri, Çanakkale Boğazı’nın sularına gömüldü. Böylece dünya durdukça silinemeyecek “Çanakkale Geçilmez Destanı” yazıldı. Bu zafer, Rabb’imizin (cc) “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın.” (Bakara, 2/190) emrine uyarak bir düğüne gider gibi kurşunlara atılan kahraman askerimizin destanıdır. Bu zafer, Kur’an’ı, vatanı, bayrağı, milleti, dini ve devleti için canını Allah yolunda feda eden, böylece Hakk’ın (cc) rızasına eren bir milletin şahlanışıdır. Bu zafer, anaların biricik evladını bağrına basıp; başına kurbanlık koyun gibi kınalar yakıp cepheye gönderdiği bir savaştır. Bu zafer, cefâkâr milletimizin, yiğit ve kahraman Mehmetçiklerin haysiyet ve imanının sembolüdür. Onlar siperden sipere koşarken, hayallerinde analarının helalliği, kulaklarında Yüce Rabb’imizin kutlu sözleri vardı: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rab’lerinin katında yaşarlar, rızıklanırlar. Allah’ın ihsan ettiği nimetlere kavuşmaktan dolayı sevinç içindedirler. Arkalarından henüz kendilerine katılmayan müstakbel şehit dindaşlarına da kendilerine hiçbir korku olmayacağına ve üzüntü hissetmeyeceklerine dair de müjde vermek isterler.” (Al-i İmran 169/170). Onlara Allah yolunda ölümü bir bal şerbeti gibi sevdiren ise kulaklarında çınlayan o Kutlu Nebi’nin müjdeleyici sözleridir: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda savaşıp öldürülmeyi, sonra diriltilip yine öldürülmeyi, sonra diriltilip yine öldürülmeyi ne kadar çok isterdim.” (Riyazü’s-Salihin, 2/535) “Ölürsem şehit, kalırsam gazi” inancı, milletimizin nice zorlukları aşmasında ana parola olmuştur. Bu ruhla, sayıca çok üstün durumdaki düşmanlara karşı pek çok parlak zaferler kazanmışlardır. Bütün şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet ve şükranla anıyoruz. Çanakkale’den çıkartılacak dersler 18 Mart’ta kutlanan zafer, Deniz Savaşlarında elde edilen ve tarihin o güne kadar görmediği muhteşem bir zaferdir. Dönemin “süper” devletleri Çanakkale önünde pes ederek geri çekilmiştir. “Çanakkale Geçilmez” destanı sırasında eli silah tutan bütün vatan evlatları görev almıştır. Kürd’ü, Çerkez’i, Laz’ı, Arnavut’u, Arap’ı, Boşnak’ı, Gürcü’sü ile toplam 250 bine yakın askerimiz İslam’ın son ve asil bayrağını düşürmemek için şehit düşmüş, geride ise on binlerce gazi kalmıştır. İnanç, vatan sevgisi, dayanışma, birlik ve beraberlik duyguları, zamanın en güçlü ve donanımlı ordularına karşı koymada en önemli faktörler olmuştur. Bugün de aynı ruh ve inanca milletçe ihtiyacımız var. Çanakkale’de şahlanan ruh, milletimizin mayasını oluşturan ruhtur. Yeni nesilleri bu duygularla yetiştirmeli, dedelerinin emanetini torunlarına aktarabilmeliyiz. Çanakkale: Bir milletin şahlanışı Osmanlı Devleti, Çanakkale Boğazı savunmasını, girişten itibaren “Dış-Orta-İç Tabyalar” olmak üzere üç savunma grubu halinde düzenlemişti. Boğaz kıyıları boyunca 20 tabyamızda, çoğunluğu kısa menzilli ve eski model, 170 adet top mevzilendirilmişti. Düşman savaş gemilerinde çoğunluğu büyük çaplı uzun menzilli 247 adet en modern toplar bulunmaktaydı. Amiral Carden, Boğaz’ı geçerek İstanbul’a girmek için üç aşamalı saldırı planı yapmıştı. İstanbul’a bir ay içinde ulaşacağını hesaplamıştı. Plan gereğince, 3 Kasım 1914 günü 7 zırhlı ile Boğaz’a bir keşif taarruzu yaptı. Girişteki tabyalarımız zarar gördü. İkinci saldırıyı 19-25 Şubat 1915 tarihleri arasında 7 gün süreyle devam ettirdi. Türk topçusunun atış menzili dışından yapılan bombardımanlar etkili oldu. 19 topumuz ve Boğaz girişindeki tabyalarımız kullanılamaz hale geldi. 26 Şubat günü düşman donanması Boğaz’a girdi orta kesimdeki tabyalar 8 saat süreyle kesintisiz bombardımana tâbi tutulup sarsıldı. Bu başarılar üzerine Amiral Carden, Londra’ya çektiği bir telgrafta, 14 gün içinde İstanbul’a gireceğini müjdeliyordu. Amiral, son darbeyi 18 Mart’ta indirecekti. Ne var ki, kağıt üzerinde yapılan bu savaş planında, Müslüman askerlerin kahramanlığı ve savaş azmi hesaba katılmadığı için evdeki hesap çarşıya uymadı. Savaşlar ne kadar sürdü? 3 Kasım 1914 ve 18 Mart 1915 arasında Çanakkale Boğazı’nda cereyan eden bir dizi deniz savaşlarıyla Gelibolu Yarımadası’nda 25 Nisan 1915-8/9 Ocak 1916 tarihleri arasında yapılan kara savaşları, tarihimizin en şerefli sayfalarını dolduran zafer destanlarıdır. 18 Mart zaferi kazanılmasaydı, düşman donanması, daha 1915’in Mart ayında İstanbul’a girerek Osmanlı İmparatorluğu’nu çökertebilecekti. “Çanakkale Geçilmez!” 18 Mart 1915 günü, İtilaf Donanması 18 savaş gemisiyle saat 10.00’da Boğaz’ı yarıp geçmek üzere girmeye başladılar. İlk ateşi Triumph Zırhlısı, Çanakkale’ye 12 km. mesafedeyken saat 11.15’te açtı. Savunma planımıza göre, gemiler topçularımızın ateş menziline girinceye kadar pusuda bekleyecek ve baskın tarzında ateş açılacaktı. Nitekim böyle yapıldı. Düşman; yaklaştıkça, topçularımızın giderek yoğunlaşan isabetli atışlarıyla karşılaşıyordu. Saat 12.00’ye geldiğinde orta kesimdeki 3 tabyamız ağır hasar almış; ama ayakta kalan diğer topçularımızın hedefini şaşmayan mermileri Agamemnon zırhlısının çelik yeleğini parçalamış, Inflexıble zırhlısının komuta köprüsü uçurulmuş ve bu arada düşman donanması Çanakkale’ye 7 km. kadar sokulmayı başarmıştı. Savaşın en şiddetli anları yaşanıyordu. Türk topçuları Boğaz’ı cehenneme çeviriyor, düşman zırhlıları da kıyı şeridindeki mevzilerimizi hallaç pamuğu gibi atıyor, kıran kırana bir savaş oluyordu. Bu sırada Fransız Gaulois zırhlısı aldığı ağır yaralarla saf dışı kalmış, Bouvet zırhlısı yırtılan çelik gömleğini yenilemek üzere geriye kaçarken, bir gece önce Nusret mayın gemisi Boğaz’a döşediği mayınlara çarparak 639 personeli ile birlikte karanlık limanın sularına gömülerek kayboluyordu. Bouvet’in imdadına koşan Suffren ve Gaulois de aynı akıbete uğramıştır. Saat 15.00’te Irresıstible ve onu takiben 16.00’da Inflexible ve 10 dakika sonra Ocen zırhlıları, tam ileri atılacaklarken onların da ayakları mayınlara takılarak batarken, Inflexible güçlükle kurtularak römorkör yedeğinde İmroz’a dönüyordu. Böylece 6 saatte 3 büyük zırhlısını kaybeden, bir bu kadarı da ağır hasara uğrayan gemilerini acıyla seyreden Amiral De Robeck, kalanları kurtarabilme telaşıyla saat 17.30’da boynu bükük olarak “çekilme” emrini veriyordu. Bu, “Biz dünyanın en büyüğüyüz!” diyen ve gururundan geçilmeyen dönemin büyük savaş güçlerinin burnunun feci bir şekilde sürtüldüğü bir gündü. Bir Çanakkale şehidinin son mektubu “Valideciğim, Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi! Nasihat-âmiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, ‘annemden mektup geldi’ diyerek tebrik ediyorlardı. Gözlerimi biraz sağa çevirdim, güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim, cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu... Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedası ile beni teşhir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu. İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri: “Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz.” dedi. “Pekala”, dedim. Aldım baktım, sütlü çay... “Mustafa bu sütü nereden aldın?” dedim. “Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?” “Evet” dedim. “Evet ne kadar güzel.” “İşte onun çobanından 10 paraya aldım.” dedi. Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim. Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor? Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: “Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tedkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi.” Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür. Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir. O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu. Ey Allah’ım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözlerimi yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim: “Ey güzel Allah’ım! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Yaratıcı’sı! Sen bütün bunları bizlere verdin. Yine bizlerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan bizlere mahsustur. “Ey benim Rabb’im! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!” Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes’ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi. Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı? Kadir’e mektup yazdım. Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat’iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin. Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim. Bu dünya böyledir. Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık? Yalnız zaman ister. Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun. Oğlun Hasan Ethem 4 Nisan 1331 (17 Nisan 1915) Koca gülle tüy gibi havalandı Çanakkale’de Deniz Savaşları sırasında Seddü’l-Bahir açıklarında bulunan düşman gemileri Morto Koyu ile Seddü’l-Bahir tepesini sürekli bombardıman altına almışlardı. Türk mukavemeti gittikçe azalıyordu. Askerlerimiz kaçmak yerine son gayretleriyle mücadele ediyorlardı. Bu sırada bir İngiliz gemisinden atılan büyük bir bomba Morto Koyu sırtlarındaki bir topçu birliğimizi toptan imha etti. İçlerinden yalnızca Seyit Onbaşı ile Niğdeli Ali kurtulmuştu. Bir de Yüzbaşı Hilmi... Rumeli Mecidiye Tabyası’nda tek top ayakta kalabilmiş, fakat onun da vinci kırılmış olduğundan mermileri namluya sürülemiyordu. Yüzbaşı Hilmi Bey, etrafından birilerinden yardım alabilmek düşüncesiyle bataryadan uzaklaştığı sırada Niğdeli Ali ile Koca Seyit ümitsiz ve perişan ne yapacaklarını düşünüyorlardı. “Lâ havle velâ kuvvete illa billah!” (Allah’tan başka kimsede havl ve kuvvet yoktur!) duası Seyit’in ağzından nûr tanesi gibi dökülmeye başladı. Aşk ile kendinden geçmesi ve 257 okkalık top mermisini sırtlaması bir oldu. Demir basamakları ağır ağır tırmandı. Yanında bulunan Niğdeli Ali, Seyit’in göğüs ve omuz kemiklerinin çatırtısını duyuyor, hayret ve dehşet içinde kalıyordu. Topun namlusuna sürülen üçüncü mermi savaşın kaderini böylece değiştiren olayı gerçekleştirmiş ve İngilizlere ait “Ocean” isimli zırhlı, bu merminin isabetiyle korkunç yara almıştır. Bulut içinde kaybolan İngiliz alayı O gün Kraliyet Alayı taze kuvvetlerle bu saldırıda görev aldı. Sağ cenahta yer alan bu alay, daha az bir mukavemetle karşılaştığı için hızla ilerlemeye başlamıştı. Alay, Azmak Deresi’ nin kuru yatağını geçmiş, Kayacık Ağrılı mevkiinden Damakçı Bayırı’na doğru yürüyordu. Karşılarında küçük bir tepe vardı. Tepenin üzerinde garip, soluk renkte bir bulut durmaktaydı. Alay, sol taraftaki Ağıl Dere’ye inmeden tepeye doğru ilerledi ve bulutun içine girip kayboldular. Yâni alanda askerlerin Mestan Tepe’den şaşkın bakışları arasında 7-8 değişik bulutla daha birleşerek Trakya istikametine doğru uçup gittiler. Orada bulunan 267 İngiliz askerinden hiçbirinin izine bir daha rastlanamamıştır. Karanlıktan gelen bir Nusret Nusret Mayın Gemisi Çanakkale savaşına noktayı koyacak olan görevine çıktığı gece Karanlık Liman ile Seddü’l-Bahir arasındaki mayınları toplayıp yerini değiştirirken Onu koruyan Anadolu Feneri de bir İngiliz gemisi üzerine projektörleri dikmiş ve gemiyi takibe almıştı. Fakat birden Anadolu Feneri arıza yaptı. Nusret Mayın Gemisi telaşla ışıklarını söndürdü. İngiliz gemisi bu sefer kendi projektörleriyle denizi taramaya başladı. Geçen dakikalar içinde Nusret Mayın Gemisi tam yakalanacağı anda birden Anadolu Feneri tekrar çalışmaya başladı. İngiliz gemisinin projektörleri üzerine kendi projektörlerini dikti ve iki ışık arasında kalan Nusret muhakkak bir hezimetten kurtuldu. Görevini yerine getirip geri döndüğünde bu heyecana kalbi dayanamayan gemi kaptanı, Hakkı Bey’ in naaşını da karaya çıkardı. Anadolu Feneri’nin hiçbir tamirat yapılmadan kendiliğinden çalıştığını öğrenen gemi komutanı Nazmi Bey, bu olayın bir mucize olduğunu daha sonraki günlerde yazdığı günlüğünde bildirmektedir. Gelibolu bizi çağırıyor! Sizce acaba niçin 18 Mart günleri Türkiye’nin dört bir yanında mevlit merasimleri yapılmıyor? Edirne’den Ardahan’a, Hakkari’den Muğla’ya kadar Çanakkale’de her aileden en az bir şehit yok mudur? Vardır. Ya büyük amcamızdır, ya da büyük dayımızdır. İstiklâl Harbi şehit ve gazilerimizle birlikte niçin Yemen’de, Galiçya’da, Kafkaslar’da ve özellikle de Çanakkale’de şehit düşmüş kahraman ecdadımız için her camide aynı saatlerde hatimler indirip, sevabını onların muazzez ruhlarına hediye etmeyi düşünmeyiz? Ya da yapılanlar göstermelik “resmi tören” çerçevesini bir türlü aşamaz? Diyanet İşleri Başkanlığı’mıza ve sivil toplum kuruluşlarına bu noktada büyük görevler düşüyor. Birey olarak ise en azından bir Yasin, hiç olmazsa 3 İhlas Suresi ve bir Fatiha-i Şerife okuyup, ruhlarına göndermek bizlere zor gelmemeli. Onlara layık torunlar olabilmek, onları unutmamak ve hangi yüksek ruh haliyle ölüm denen o dehşetli sıkıntıya bir bal şerbeti içer gibi koşabildiklerinin farkında olmak gerekiyor. Her yıl 25 Nisan’da dünyanın öbür ucundan gelerek Şafak Duası yapan ANZAK’ların torunları kadar olamaz mıyız? Cihangir, Gazanfer, Muzaffer! Bir Fransız entelektüeli, Çanakkale Savaşı sırasında Trakya’da dolaşmaktadır. Ordusu, en zor zamanında böylesine müthiş bir direniş sergileyen bir milletin cephe gerisinde ne yaptığını, nasıl yaşadığını merak etmektedir. Yolu bir kenar mahalleye düşer. Sokakta üç küçük çocuk görür. Üstleri başları perişandır. Kıyafetleri çeşitli çuvallardan uydurulmuştur. Neşe içinde oynayan çocuklarla konuşmak ister. Öğrenir ki, babaları cephededir. Tam o sırada kenardaki ha yıkıldı ha yıkılacak şekilde duran bir kulübeden çilesi yüzüne heybet olarak vurmuş epeyce yaşlı bir kadın çıkar. Ve çocuklara doğru seslenir: “Cihangir, Gazanfer, Muzaffer! Oğlum, çorba yaptım gelin için!” Fransız aydını, o heybetli Anadolu ninesinin haykırdığı isimleri birer birer aklından geçirir ve, “En mağlup zamanında bile çocuklarına Cihangir (cihanı fetheden), Gazanfer (kükremiş arslan) ve Muzaffer (zafer kazanan) ismi veren bir millet asla mağlup olmaz!” der. Ölüme tevekkülle koşanlar Mustafa Kemal Atatürk Çanakkale’deki Mehmetçik’i anlatıyor: “Biz ferdî kahramanlık sahneleri ile meşgûl olmuyoruz. Yalnız size Bomba Sırtı Vak’ası’nı anlatmadan geçemeyeceğim. Mütekâbil siperler arasında mesafemiz 8 metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak! Birinci siperdekiler hiçbiri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor... Fakat ne kadar şâyân-ı gıpta bir îtidâl ve tevekkül ile biliyor musunuz? Okumak bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, Cennet’e gitmeye hazırlanıyorlar. Bu Türk askerindeki rûh kuvvetini gösteren şâyân-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muhârebesi’ni kazandıran bu yüksek rûhtur!” (Çanakkale Destanının 50. yılı. N. Hakkı Uluğ. Turizm Bakanlığı Yay. S:104. Ankara, 1966)
     
  2. ölümlü

    ölümlü Üye Üye

    Katılım:
    27 Eylül 2008
    Mesaj:
    13
    Alınan Beğeniler:
    0
    Ödül Puanları:
    1
    Çanakkale Zeferi Bizim İçin Ne Anlam İfade Ediyor?

    teşekkürr ederim çok güzel bir yazı paylaşmışsınız
     
  3. What DedinGülüm

    What DedinGülüm ATIN İYİSİNE DORU,YİĞİDİN İYİSİNE DELİ DERLER Üye

    Katılım:
    8 Ekim 2009
    Mesaj:
    464
    Alınan Beğeniler:
    0
    Ödül Puanları:
    16
    Çanakkale Zeferi bizim için ne anlam ifade ediyor?

    TEŞEKKÜR EDERİM HOCAM ELİNİZE SAĞLIK
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş